Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
TT

Öcalan’a yanıt olarak…Bölge yeni haritalara doğru gidiyor

1999 yılında Abdullah Öcalan hakkında verilen idam cezasının 2002 yılında müebbet hapse çevrilmesinin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel döneminde Avrupa Birliği (AB) kanunlarına uyum sağlamak için olmadığı, bu kadar yıl sonra ancak şimdi anlaşıldı. Türkiye, AB’ye katılma yönündeki nafile girişimlerini o zamandan bugüne kadar sürdürdü. Öcalan, bugünlere kadar İstanbul yakınındaki İmralı Adası’nda, PKK’nın bir kolu olan Suriye Demokratik Güçleri’nden (SDG) Beşşar Esed rejimiyle müzakere yapmasını ve Türkiye ile Suriye’nin karşılıklı hassasiyetlerini göz önünde bulundurmasını istemesi için tutuldu.  
Öcalan, Marksist-Leninist bir parti olarak PKK’yı 1978 yılında kurdu. Aslında bu kuruluşun arkasında Suriye istihbaratı ile Sovyet istihbaratı KGB yer aldı. Batı ve Doğu blokları arasındaki çatışmanın zirvede olduğu bir dönemde bu kuruluşun (PKK), NATO’nun kurucu üyesi ve ABD ordusundan sonra NATO içerisinde en büyük ve en önemli ikinci orduya sahip Türkiye’yi iç işleriyle meşgul etmesi gerekiyordu. Sonraki iki yılda bu durum, fiilen gerçekleşti. Şöyle ki; hem Türkiye hem Suriye hem de bazı komşu ülkelerde tüm Kürt siyasi oluşumları bünyesine alan PKK’nın Suriye kolu Demokratik Birlik Partisi (PYD), Türkiye’yi iç işleriyle meşgul etme görevini yerine getirdi.
Bilindiği üzere PKK, Suriye topraklarından Türkiye’ye karşı faaliyetlerini artırdığı ve Türkiye’de yaşayan 30 milyondan fazla Kürdün partisine dönüştüğü zaman Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel döneminde Türkiye, Suriye sınırına doğru askeri hareketlilikle birlikte Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed’e şu uyarıda bulundu: “PKK’nın faaliyetlerine engel olmazsanız yakın bir zamanda Türk ordusunu ülkenizin güney sınırında bulacaksınız.”
O dönemde Hafız Esed, bu tehdidin ciddiyetinin farkına vardığından Türkiye ile bu sorunu çözmesi ve arabuluculuk yapması için Mısır ve İran’a başvurdu. Tüm bunlar, hızlı bir şekilde gerçekleşti ve dayatma bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre Şam, Abdullah Öcalan’ı Suriye topraklarından uzaklaştırma sözü verdi. Ankara; Suriye, Rusya ve İtalya’dan kovulmasından birkaç gün sonra Öcalan’ı Kenya’daki Yunanistan Büyükelçiliği’nden Türkiye’ye getirdi. Ayrıca Suriye rejimi, Türkiye’nin 1938 yılında Atatürk döneminde kendi topraklarına kattığı İskenderun Sancağı’nı talep etmekten fiili olarak vazgeçme sözü verdi. 
Fakat Abdullah Öcalan’ın tutuklanıp hakkında idam kararı çıkartılmasına, İmralı Adası’nda hapse konulmasına ve söz konusu anlaşmanın maddelerine rağmen PKK, Suriye ve Lübnan’daki tüm kamplarını ve askeri üslerini kapatmasının ardından Suriye-Türkiye sınırından Irak’ın Kuzey Kürdistan bölgesine intikal etti. Şöyle ki; Irak’ın kuzeybatı yönünden İran dağlarına bakan ve Irak’taki Hacı Umran bölgesiyle sınır olan Kandil Dağı, PKK’nın ana komuta üssü haline geldi.
Hem Türkiye ve Suriye hem de İran ve Irak’taki Kürtler, Abdullah Öcalan’ın son çağrılarına kesinlikle karşılık vermeyip bazı meşru haklarını elde etmek için bu tarihi anı değerlendirmeye çalışacaktır. PKK’ya bağlı olduğu bilinen SDG’nin, İmralı Adası’nda müebbet hapse çarptırılan eski liderin kararlarına, talimatlarına ve emirlerine artık bağlı kalmadığı görülüyor. 2011 yılından sonra meydana gelen gelişmelerin ardından PKK, eski askeri gücünü yeniden toparladı. PKK, Suriye, Irak ve İran Kürtlerinin yanı sıra Türkiye’deki 30 milyondan fazla Kürdün kendi kaderini tayin etme hakkını ve “Ulusal Kürt Devleti” sloganını kesinlikle yeniden gündeme getirecektir.
Unutmamalıyız ki SDG’nin kararları, Abdullah Öcalan’ın ve Sergey Lavrov’un elinde değil, ABD’nin kontrolündedir. Washington -ki ABD-İran çatışması, her an askeri bir çatışmaya dönüşebilir- Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a rağmen Türkiye Kürtleri dahil tüm Kürtlerin kendi kaderini tayin etme hakkını kesinlikle gündeme getirecektir. Açıkçası Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO’ya sırt çevirmeye ve Rusya-İran bloğunun yanında yer almaya başladı. Daha da önemlisi Erdoğan, kendisini Şeyh Yusuf el-Karadavi ve “Büyük Katar” liderliğindeki uluslararası örgüt Müslüman Kardeşlerin (İhvan) potasına koydu.
Tüm bunlara rağmen bu bölgenin kararının, Rusya’nın kontrolünden çıkıp ABD’nin kontrolüne geçmeye başladığına dikkat edilmelidir. Erdoğan, kendisini İhvan potasına yerleştirmeye devam etmesi halinde Türkiye, kağıttan bir kaplana dönüşecektir. Yine Beşşar Esed rejiminin Suriye’de ikinci sıraya düştüğü göz önüne alınmalıdır. Aynı zamanda İran’ın, cehenneme gitmeye başladığı kesin olarak görülmektedir. Bilindiği üzere ABD, bölgedeki denklemde Kürtlerin kilit konumda olması gerektiğini düşünmeye başladı.
Açıkçası Suriye, Türkiye ve İran’ı içine alan kuzey ve doğu bölümüyle Ortadoğu bölgesi yeni haritalara doğru gidiyor. Beşşar Esed, “Faydalı Suriye” projesini güçlendirmek için Rusya’nın desteğiyle İdlib kırsalında ve Hama’da savaş yürütüyor. Faydalı Suriye’den maksat, etnik ve mezhepsel bakımdan uyumlu bir devlet kurmaktır.  Suriye, coğrafi ve nüfus bütünlüğünü geri kazanmaması ve tarihi bir mucize gerçekleşmemesi halinde “Faydalı Suriye”, kesin ve net bir meseleye dönüştü. Suriye, işgal edilmeye, içerden parçalanmaya ve burada DEAŞ ve el-Kaide’nin terör üsleri mevcut olmaya devam etmesi halinde söz konusu proje uzak bir ihtimal olmayabilir.
Gerçekler bu şekilde. Güzel temenni ve dileklerin bu gerçeği değiştirmesi mümkün değildir. 20’inci yüzyıl, iyisiyle kötüsüyle geride kaldı. Ancak şimdi yeni bir yüzyıl ve yeni bir gerçek mevcut. Denklemler kuruluyor ve haritalar çiziliyor. Açıkçası sürpriz gelişmeler olmaması halinde değişken ve istikrarsız Ortadoğu’nun bazı bölgelerinde pek çok yeni harita ortaya çıkacak. Söylendiğine göre bu durum, bazı ülkelerin haritalarını küçültürken, diğer ülkelerin haritalarını da büyültecektir. Hem İran’ın hem Türkiye’nin hem de 2011’den itibaren birçok sıkıntı yaşayan bazı Arap ülkelerin hesabına Kürtlerin de bir haritaya sahip olması bekleniyor.
Başa dönecek olursak unutmamalıyız ki İmralı Adası’nda müebbet hapis yatan Abdullah Öcalan, Türkiye’nin Suriye’deki hassasiyetlerini göz önüne alan siyasi bir çözüme ulaşmak için ABD tarafından desteklenen SDG’yi Şam’la yani Beşşar Esed rejimiyle müzakere yapmaya teşvik etmekten başka bir güce sahip değil. Acaba bu hassasiyetler nedir? İskenderun Sancağı’na ek olarak gerçekten Erdoğan, 30 km genişliğinde Suriye bölgesini ve İdlib’teki sınır hattını mı istiyor?