Büyük Arap stratejisi

Büyük Arap stratejisi

Çarşamba, 27 Kasım, 2019 - 14:45
Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü

Büyük strateji ya da “The Grand Strategy”, bir devlet veya bir grup devletin ulusal güvenlik ve genel politikalarına ilişkin özel strateji ve politikaların arkasındaki temel kavramlardır. Bunun pek çok örneği vardır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Soğuk Savaş dönemi başladığında ABD’nin büyük stratejisi Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikasına dayanıyordu. Uluslararası ittifaklar ve askeri üslerin statüsü bu stratejiden doğmuştu. Japonya, Avustralya ve Batı Avrupa ülkeleri ile özel ilişkiler de yine bu strateji temelinde şekillenmişti.

Mısır’ın bu dönemde benimsediği büyük strateji ise, Soğuk Savaş’ın taraflarından birinin yanında yer almayarak “tarafsızlığını” korumak ve dış politikasında üç önemli devreye odaklanmaktı: Arap, Afrika ve Asya. Birçok Arap ülkesi ile diğer dünya ülkelerinde bu strateji bu kadar açık bir şekilde deklare edilmemişti. Geçmişte Sovyetler Birliği’ne meyletmek ya da Soğuk Savaş öncesinde ve sonrasında ABD ile özel ilişkilere sahip olmak stratejik kararların üst şemsiyesini oluşturuyordu. Avrupa deneyimi Avrupa Birliği aşamasına ulaştığında bu şemsiye, kısaca Batı denilen Avrupa ülkeleri, ABD ve müttefikleri Japonya ile Avustralya’yı kapsayacak biçimde genişledi. Bu, elbette Arap ya da İslam ülkeleri ile özel ilişkilerin, Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi özel türden bağlantıların dışlandığı anlamına gelmiyor.

Büyük stratejiler kimi zaman, belirli ideolojiler ile ilişkilendirildi. Sözgelimi komünizm ve yayılması, Moskova’nın küresel ve yerel pek çok strateji ve politikalarının arkasında duruyordu. Öte yandan kapitalizm ve liberalizm de Washington’un birçok küresel politikasının arka planında yer alıyordu.

Hatta Sovyetler Birliği ile Varşova Paktı’nın yıkılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile bu ikisi tam anlamıyla dünyaya egemen oldular.

Bunun ardından ABD, “tarihin sonu” tezine dayanarak  dünyayı fethetmeye çıktı. Bu yolda Irak’ı işgal etti. Fanatik neo-muhafazakarların Irak işgalini, Kahire ve Riyad’da değişimin ön adımı olarak gördükleri artık biliniyor. Doğrusu Obama yönetiminin sözde Arap Baharı’na yönelik tutumunun arka planında da bu “Arap istisnası” düşüncesi vardı. Bu düşünce, bazı Arap ülkelerinin, bütün anlamları ve uygulamaları ile Batılı liberal ve laik şemsiye altında yer almayı reddetmesine neden olmuştu.

Şimdi, Arap ülkelerine değişen ve yeni uluslararası koşullara uygun büyük bir strateji benimseme çağrısı yapan birçok neden bulunuyor.

Bu koşulların ilki, ABD ve AB’ye güvenin pek çok sınırları olduğunun ortaya çıkmasıdır. Washington şu anda küresel sistemde kendisine müttefikler değil silah, teknoloji ve savunma gibi gücünü oluşturan unsurları tüketecek müşteriler arıyor. Bu yılın temmuz ayında dönemin ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Japonya ve Güney Kore’ye düzenlediği ziyaret sırasında Tokyo’dan topraklarındaki askeri varlığı için ödediği meblağı % 300 artırmasını talep etmişti. Böylece Japonya’nın her yıl ABD’ye ödediği 2 milyar dolar, 8 milyar dolara yükseldi.

Seul’un ödediği meblağa ise % 400 zam yapıldı. Yıllık olarak ABD’ye 1 milyar dolar öderken bu zam ile 5 milyar dolar ödemeye başladı. Bilindiği gibi bu durumlarda fiyatları, maliyetleri ve ücretleri hep ABD belirliyor. Zira burada bedeli ödenen hizmet, küresel pazarın fiyatını belirlediği bir hizmet değil.

Avrupa’ya gelince, Brexit ile önemli bir müttefiğini kaybediyor. Daha da önemlisi, Avrupa’nın birliği, üyelere daha çok bağımsızlık verilmesi, NATO ittifakına bağlı kalmak konusunda Avrupa ülkeleri arasında var olan bölünmedir. Bu bölünme, karar verme kapasitesini büyük ölçüde zayıflatıyor  ve Fransa- Almanya rekabetinin birçok alanda ortaya çıkması için uygun bir ortam yaratıyor.

İkinci koşul; herkesin bildiği gibi Arap dünyasının coğrafi komşularının, 21’inci yüzyılın ikinci on yılında Arapların içinde bulunduğu durumu saldırganlıkları için uygun bir fırsat olarak görmeleridir. Nitekim bu, İran, Türkiye ve İsrail’in sırasıyla Körfez, Levant (Maşrık) bölgesi ve Filistin topraklarına yönelik tutumlarında açıkça görülmektedir. Aynı zaman diliminde Etiyopya da Mısır ile Sudan’da siyasi direncin az olmasını Nahda Barajı’nın inşası için uygun bir fırsat olarak gördü.

Üçüncü koşul; sona ermekte olan on yılın, pek çok zayıflık göstergesinin yanısıra başta Suudi Arabistan, Mısır ve BAE olmak üzere birçok Arap ülkesinde derin reform süreçlerinin gerçek başlangıçlarına tanık olmasıdır. Bilindiği gibi bu tür bir eğilim, bir yönü ile iç politika, devletin siyasi, ekonomik ve kültürel altyapısına ciddi bir şekilde odaklanmak, dış saldırılara karşı aşırı hassas olmak anlamına geliyor.

Bütün bu koşulların toplamının sonucu şudur:
Birincisi; bir dış güce ya da güçlere güvenmek artık şüpheli bir durumdur. Hatta Arap ülkelerinin son dönemde yaşadıkları ve maruz kaldıkları saldırılar bunu açıkça göstermiştir.

Elbette burada güvenmemek ile ilişkileri kesmek ya da düşmanlık kastedilmiyor. Bilakis kastedilen, dünya pazarında birden çok güç unsuru olduğu dolayısıyla yalnızca belirli bir güç unsuruna odaklanmaya gerek olmadığıdır.
İkincisi; Arap ülkelerinin diğer Arap ülkelerinden başka güvenebilecekleri ülkeler ve müttefikler kalmadı. Bunun nedeni, Arap milliyetçiliğinin başına gelenlerden çok bölgede ve dünyada mevcut stratejik durumun ilgili Arap ülkelerine mümkün olan üç büyük stratejiyi dayatmasıdır.
Bunların ilki; tamamen kendi imkanlarına güvenmek. Bu yüksek maliyetli ve gerekli insan ve mali kaynakların mevcut olmadığı, ABD, Çin ve Rusya büyüklüğünde ülkelerin uygulayabileceği bir stratejidir.
İkincisi; komşu ülkeler kervanına katılarak kayıpları azaltmak ve bazı faydalar elde etmek için tarihi araştırmak ya da coğrafyanın avantajlarından yararlanmak stratejisidir.
Üçüncüsü; saldırada bulunan tarafa bu saldırganlığının bedelini ödeten, caydırıcı olan bir güç dengesidir. Bölgenin farklı sorunlarını ele alacak müzakerelerin eşitlik ve denklik temelinde yürütülmesini sağlayan, tehditleri engelleyen, herkese yarar sağlayan, işbirliğine dayanan ilişkilere olanak tanıyan etkili bir bölgesel güvenlik sistemi inşa eden bir güç dengesidir.

Bu üç büyük strateji, başta Dörtlü İttifak ülkeleri (Mısır, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn) olmak üzere Arap ülkelerine açıktır. Bu Dörtlü İttifak’ın yalnızca Katar’a karşı oluşturulmuş olduğunu düşünmüyorum. Belki de gelişerek son yıllarda gerçekleştirilen yoğun ortak askeri tatbikatlardan askeri, politik ve ekonomik yönleriyle gerçek bir ittifaka dönüşme zamanı gelmiştir. Nitekim son birkaç yılda bu yönde bazı adımlar atıldı. Bunlardan biri de Mısır’ın Suudi Arabistan ile imzaladığı deniz sınırı planlama anlaşmasıdır.

Bu anlaşma ilk olarak, Mısır ve Suudi Arabistan’ın, Kızıldeniz'de kendi ekonomik bölgelerinden ve içerisinde yer alan adalardan faydalanmalarının kapısını araladı.

İkinci olarak da NEOM projesi kapsamında Mısır’ın Sina bölgesini ve Suudi Arabistan’ın kuzeydoğu bölgesini imara açtı. Yakın bir zamanda BAE de Mısır ile 20 milyar dolara ulaşan yatırım büyüklüğüne ulaşan bir anlaşma imzaladı. Halihazırda bu işbirliği gerçekten de ileriye dönük dev adımlar atılmasının önünü açıyor. Ama bu adımlar şimdilik işbirliğine yönelik adımlardan ibaret. Ancak etkili bir koalisyonun büyük stratejisinin çerçevesinde yer aldığında durum değişebilir.

O zaman bu koalisyon, mevcut savaşları sona erdirebilir, halihazırda yaşanan saldırı ve ihlallere karşı durabilir, tarihi ikilemlerini ve kronik stratejik krizlerini çözebilir.

Bölgede artan halk hareketleri ile başa çıkabilir. Halklarına, yaşadığımız ve eğer biz ona zorla girmezsek onun yeni baskı ve saldırganlık biçimleri ile ülkelerimize zorla gireceği çağın kapılarını açabilir.

Söz konusu koalisyonun kapasitesi ve potansiyeli azımsanmamalıdır. Sahadaki varlığı, onursuz güçlerden yardım dilenmekten kurtaracak ve diğer Arap ülkelerini de cezbedecektir.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya