İstihbarat örgütleri niçin ‘koronavirüsün’ farkına varmadı?

İstihbarat örgütleri niçin ‘koronavirüsün’ farkına varmadı?

Çarşamba, 1 Nisan, 2020 - 11:45
Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü

ABD istihbaratının, Mısır ve Suriye ordularının Ekim 1973'te İsrail güçlerine yönelik saldırısına dair bilgisinin olmaması yaklaşık elli yıldır tartışılıyor. Hatta savaşın bu yönü doktora tezlerine dahi konu oldu. Savaş tarihlerinde ‘sürpriz unsuru’ kavramı her zaman dikkat çekici olmuştur.

 Uzmanlar ve siyaset bilimciler, bu gibi durumlarda, (16 istihbarat örgütüne rağmen) ABD istihbaratının, ülkeyi İkinci Dünya Savaşına girmek zorunda bırakan Pearl Harbor saldırısını önleyememiş olmasını odak noktasına alarak tartışıyor. Aynı savaşta, Sovyetler Birliği istihbaratının, Almanların başlattığı Barbarossa Saldırısını öngörememiş olması da örnek gösteriliyor. İstihbarat başarısızlıklarının ilginç örneklerinden biri de İran’da 1979’da İslam Devrimi’nin olacağının tahmin edilememiş olmasıdır.

 Sovyetler Birliği’nin dağılması, terör örgütü DEAŞ’ın yükselişi ve kendi geçici devletini kurması da bu bağlamda değerlendiriliyor. Ancak 11 Eylül 2001 saldırıları, ABD istihbaratının yaşadığı en büyük şok olarak öne çıkıyor. Nitekim bu saldırılar ABD’nin kalbindeki New York ve başkent Washington’a yönelik gerçekleşmişti. 11 Eylül saldırılarını inceleyen Kongre Komisyonunun raporunda, aslında istihbarat örgütlerinin ‘kırmızı alarm’ halinde olduğu ve muhtemel bir saldırı bekledikleri anlaşılmıştı. Ancak buna rağmen saldırılar gerçekleşti. Geçmişteki ‘sürpriz olaylarda da’ benzeri ifadelerin kullanıldığını görüyoruz, işaretler ve hatta açık uyarılar oluyor ancak yönetim, ya inanmakta güçlük çektiği ya da dikkate almadığı için felaketler yaşanıyor.

Mica Zinko 25 Mart’ta ‘Foreign Policy’ (Dış Politika) dergisinde ‘Koronavirüs Salgını’ başlıklı bir makale yayınladı. Zinko’ya göre; Trump’un öngörüsüzlüğü nedeniyle ülkede felakete neden olan koronavirüs salgını, ABD istihbarat tarihindeki en büyük başarısızlıktı. Pearl Harbor’dan ve 11 Eylül saldırılarından dahi daha büyük bir olaydı. Söz konusu makaleden bir ay önce 28 Şubat’ta, Ken Delinian, NBC News'de, CIA'nın Çin'den kaynaklanan olası bir küresel pandemi ile ilgili uyarılarda bulunduğunu söylemişti. 2 Mart’ta Tal Axelrod, ABD Kongresi tarafından yayınlanan ‘The Hill’ bülteninde, ‘İstihbarat Topluluğundan Uyarılar’ başlığı altında birçok uyarı yazısı yayınlandığını belirtti.

Bu yorumlara geliştirilecek ilk itiraz; sadece ABD’nin değil tüm dünyanın salgına hazırlıksız yakalandığı şeklinde olacaktır. Çin sahnesi ilk başlarda yeterince net değildi, çok sayıda insanın hayatını kaybetmesi üzerine Çin hükümeti harekete geçerek, cesur kararlar verdi ve eleştirilere rağmen sert önlemler aldı. İtalya, İspanya, İngiltere, Almanya, Fransa ve Avrupa örneklerinde de, yeterli hazırlıkların yapılmadığını ve olabilecekleri öngöremediklerine şahit olduk. Hindistan büyük bir felaketin eşiğine geldiğinde uyanabildi ve zor şartlar altında önlem almaya çalıştı. Arap ülkelerinde ise tedirginlik hâkimdi, kendi içinde vaka görülmeden önce herhangi bir önlem alınmadı. Yani kısacası dünya, küreselleşmenin bu yüzüyle daha önce böylesi bir şekilde tanışmış değildi. Nitekim küresel sistemde, üretim, seyahat ve etkileşim had safhadaydı. Daha önce küreselleşmenin ekonomi, kültür ve politika alanlarındaki etkisine odaklanılıyordu.

Gezegenimizin ‘küresel ısınmanın’ tehdidi altında olduğu anlaşıldığında dahi, yaygın kanaat tehlikenin gerçekçi değil hayali olduğu yönündeydi. Kara Veba ve Ebola salgını arasındaki zamanda, salgın hastalıkların belirli bölgelerde muhasara altına alınabileceği düşünülüyordu. İnsanlarda, gelişmiş bilimin ve uluslararası güçlerin, herhangi bir hastalığı kontrol altında tutabileceği ve gerekli aşıları üretebileceği kanaati vardı.

Yukarıdaki mülahazalara dair ikinci itiraz ise, ‘stratejik sürprizler’ edebiyatı içinde yer aldıkları yönündedir. ‘sürprizlerden’ çıkarılacak ders şudur; bilgi erişilebilirdir ancak karar sahipleri ya bilgiyi dikkate almamakta, ya da bilgiye geç reaksiyon vererek felaketlerin yaşanmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda ‘bilgi kirliliğinin’ gerçek verilerin üstünü örttüğüne ve bulandırdığına işaret edilir. Özetlemek gerekirse, dünya şimdiye kadar küreselleşmeyi eleştirmek ve itiraz etmekle meşgul olmuştu.

Dünyadaki büyük kimliksel değişimler, insanlar arasındaki köprülere duvar ören ulus devletler gündemdeydi. Ayrıca son yıllarda, uluslararası siyasete, Çin ve ABD arasında yaşanan ‘soğuk ticari savaş’ damgasını vurmuştu. Devlet yöneticileri hamaset ve popülariteye başvurma eğilimi gösteriyordu. Tüm bu denklemde, sağlık her ne kadar tamamen yok sayılmamış olsa da, görece ihmal edildi. Oysa ABD ve başka ülkelerdeki seçim kampanyalarında, sağlık sektörü önemli bir yer edinmekteydi. Ancak salgın hastalıklar meselesi, daha çok üçüncü dünya ülkelerinin meselesi olarak görülüyordu.  

Bir diğer mesele ise, salgının pandemiye dönüştüğü bu süreçte, dünyaya liderlik edecek bir devletin bulunmuyor olmasıdır. Financial Times 20 Mart’ta Yuval Noah Harari tarafından yazılan, ‘’Koronavirüsten Sonra Dünya’’ başlıklı bir makale yayınladı. Harari, mevcut küresel krizle uluslararası mücadeleyi kimin yöneteceği meselesinin ‘düğüm noktasını’ teşkil ettiğine işaret ediyordu. 2008 ekonomik krizi ve 2014 Ebola salgınında, ABD uluslararası öncülüğü üstlenmişti. Ancak şu anki ABD yönetiminin böyle bir rol üstlenmediği görülüyor. Mevcut yönetim, insanlığın geleceğiyle değil sadece ABD’nin çıkarlarıyla ilgileniyor. ABD’nin boşluğu eğer diğer devletler tarafından doldurulmazsa, hem küresel salgının sona ermesi gecikecek, hem de salgının ardından uluslararası ilişkiler ‘zehirlenecektir.’ Buradaki çıkmaz, ABD boşluğundan söz edildiğinde, salgınla mücadelede başarılı olduğu varsayılan Çin’in akla gelmesidir. Nitekim salgını ihraç ettiği gibi, gelişmiş teknolojisini, ekipman ve uzman desteğini de dünyaya sunmaktan çekinmemiştir. Ancak liderliğin bir ülkeden diğerine geçmesi, tarih boyunca büyük savaşlar yaşanmadan mümkün olmamıştır. En önemlisi de, yükselişte olan gücün, bu görevi üstlenme isteğinin olmasıdır.

Harvard Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Graham Allison, Atina ve Sparta arasında yaşanan Peloponez Savaşı hakkında yazan Yunan tarihçi Thukididis’in tespitini hatırlatıyordu. Savaşın makul bir nedeni yoktu, tek sebep Atina’nın gücünün yükselişte olmasıydı.

Bu tespiti bugüne uyarlarsak, Çin’in yükselişi ve Kovid-19’la mücadelede öncül rol üstlenmesi, ‘cehennemin kapılarının’ açılacağına işaret edebilir. Ancak tarih her zaman tekerrür etmez. Ne ABD Atina’dır ne de Çin Sparta, üstelik Yunan çağında değil 21. yüzyılda yaşıyoruz. 


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya