​İngiliz İşçi Partisi tarihinde yeni bir sayfa

​İngiliz İşçi Partisi tarihinde yeni bir sayfa

Pazar, 5 Nisan, 2020 - 12:45
İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı

İngiliz İşçi Partisi dün, eski popülist başkan Jeremy Corbyn dönemini fiili olarak sona erdiren yeni Genel Başkanını seçti.

Yeni lider, Sir Keir Starmer işçi hareketinin bir çocuğu ve tartışmasız bir sosyalist. Hatta ailesi katı İskoç sosyalist ve sendikacı lider Keir Hardie (1856-1915) onuruna kendisine Keir adını vermiş. Ancak bunun dışında Starmer, dünyanın ve elbette İngiltere’nin, sol güçlerin, işçi sınıfının ve insanın rolünün içinden geçtiği bu zor dönemde ve farklı alanlardaki fırtınalı varoluşsal değişikliklerin ortasında rasyonellik, gerçekçilik ve ılımlılığa doğru önemli bir geçiş de teşkil ediyor.

Dünyanın bir an durup kendisini sorgulaması ve vicdanını yoklaması, onları sormadan ilerlemesinin mümkün olmadığı soruları sorup yanıtlamaya çalışması için öldürücü Kovid-19 salgını gibi tehlikeli bir pandemiye ihtiyacı yoktu.

Evet, varoluşsal sorular kendisini ilk defa insana dayatmıyor. Ancak bugün bu sorularla, tüm zorlukların üstesinden gelmesini sağlayabilecek kadar ilerlemiş olduğunu sandığı bir dönemden sonra karşılaştı. Genomun tılsımlarını çözmesinden, kök hücrelerinin temeline inmesinden, yapay zekayı geliştirmesinden, dünya ve içindekileri iletişim ve ulaşım devriminin kozası yapmasından sonra yüzleşti.

İnsan, gücünün görkeminde iken zayıf yönleri karşısına çıktı. Her şeyin üstesinden gelme gücüne sahip olduğunu sandığı bir anda kendisini evine kapatmak zorunda olduğunu gördü. Varoluşsal zorluklara karşı savaşını kazanmadan önce ilk olarak kendisine karşı birçok savaşı kazanması gerektiğini anladı.

Birçok kavram yıkıldı ya da yıkılmak üzere.

Çirkin büyüklenmeler çıkmaz bir yola ulaştı ya da ulaşmak üzere.

Teori ve hayallerin tam olarak öyle yani teori ve hayallerden ibaret oldukları açığa çıktı.

Son on yılda Batı demokrasileri, Fransa’da geleneksel iktidar partilerini deviren, Almanya, İngiltere, Avusturya ve diğerlerinde başka partilerin varlığını azaltan, ABD’de Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler içindeki temel akımları bile marjinalleştiren ve tüm bunları radikal acil durumlar lehine gerçekleştiren şiddetli siyasi sarsıntılar yaşadı.

Avrupa’da “Avrupalı kimliği” tartışması, sınırların ortadan kalkmasını savunan küreselleşme destekçileri ile coşkulu çevreci güçleri, miras aldıkları ya da kendilerinin icat ettikleri kimlikleri korumaya önem veren aşırı milliyetçiler, ayrılıkçılar ve izolasyon savunucularıyla karşı karşıya getirdi.

Tanım, kurum ve silah olarak ekonomi ise oturup, iki acımasız ve şiddetli akım olan küreselleşme ve teknoloji arasındaki büyüyen çıkar çatışmasını izledi. Her geçen dakika ve saatte onları daha fazla marjinalleştiren küresel bir sistemde bir rol arayışındaki endişeli ve şaşkın bireyleri ve halkları seyretti. Bu noktada, sorumlu çağdaş demokrasilerin özü olan Batı’da son on yılda insanlar gittikçe daha çok unutulduklarını anladılar. 

Üçüncü dünya ülkelerine gelince, kabile, dil, din ve mezhep çatışmaları, artan yolsuzluk, diktatörlüğe ve gücü kötüye kullanmaya hazır bir eğilim gibi kronik ve yenilenen birikmiş sorunlar ışığında durum, bundan önce de -en azından- yaşam standartları düzeyinde daha iyi değildi. Dünyanın en büyük demokrasisi, bağımsızlık için mücadele sırasında Gandi ve Nehru’nun birlikte yaşama örneği, hoşgörü ve demokrasinin feneri olmasını hayal ettikleri Hindistan gibi istisnai ülkelerin bile bugün belirsizliğe düşme tehdidi ile karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Aşırı milliyetçi Hinduların yönetimi altında gittikçe daha fazla mezhepçilik, ırkçılık, otoriterlik ve fanatikliğe kayıyor.

Son olarak; farklı düşünce tarzlarının örtüsü altından çıkan Çin ve Rusya gibi büyük güçler ile Macaristan ve Polonya misali bazı Doğu Avrupa ülkeler gibi daha küçük güçler de var. Bu ülkelerin insan hakları, şeffaflık, sağduyulu yönetim ve iktidarın devri, en kötü güvenlik temelli derin devletler, popülist ve radikal sağ hareketler konularındaki maalesef kötü sicilleri önümüzde duruyor.

İngiltere’de dün yaşanan değişim bence dikkat çekici. Ancak bunun nedeni ülkede köklü ya da hızlı bir değişim yaratacak olması değildir. Çünkü Muhafazakar Parti’nin sahip olduğu çoğunluk, siyasi güçlükler yaşamadan tek başına ülkeyi yönetmesine yetecek kadar büyüktür.

Bir diğer neden de, İşçi Partisi liderliğinde yaşanan değişimin, partinin bu kadar dibe vurmasına, seçimlerde arka arkaya dört küçük düşürücü yenilgi almasına, başta Avrupa Birliği’nden ayrılmak (Brexit) olmak üzere Birleşik Krallık’ın karşı karşıya kaldığı sorunlar karşısında bölünmesine katkıda bulunan tüm kurumlara da uzanması gerektiğidir.

Aşırı solcu bir aktivist olan Keir Starmer gibi bir şahsiyetin partinin başına geçmesi haddi zatında, bu köklü partinin “iktidar partisi” olma yeteneğinin yok olması uyarısında bulunan korkunç bir kusurun göstergesidir. Bunun nedeni, Starmer’in –kişisel dürüstlüğüne ve doğruluğuna rağmen- siyasi esneklik, pratik düşünce ve diğer görüşleri kabullenme aracılığıyla geniş ulusal anlayışlar oluşturabilecek bir “devlet adamı” olmaya uygun olmamasıdır.

Parti içinde var olan ve 2015 sonbaharında Corbyn’in seçilmesini sağlayan akım, rakibi etkisiz hale getirmek ve kararsızların oyunu kazanmak için maksimum çaba sarf etmek başta olmak üzere en basit demokratik seçim dinamiklerini anlamaktan acizdi. Ne kadar güçlü ve popüler olursa olsun hiçbir partinin sadece kendi tabanının bağlılığı ve sadakati ile yetinmesinin mümkün olmadığını, kararsız ve belirli bir partiye bağlı olmayan seçmenlerin oylarını da kazanması gerektiğini anlamıyordu.

Bunun da ötesinde, Corbyn’ın akımı ve destekçileri, parti içindeki muhaliflerini uzaklaştırmaya çalıştılar. Esasında, iktidara gelme potansiyeli taşıyan büyük partilerin farklı halk kitlelerini cezp etmeye ihtiyacı olduğunu aksi takdirde bir taraftarlar ya da destekçiler kulübüne dönüşeceğini kabul etmeyen radikal aktivistleri partiye katmaya gayret ettiler.

Yeni lider Keir Starmer ise farklı bir kumaştan. Dengesi, farkındalığı, kültürü ve ideolojik radikalizmden uzakta partinin çıkarlarına bağlılığı ile akıllara eski başbakan Gordon Brown’ın kişiliğini getiren farklı bir yaklaşıma sahip.

Gerçekten de ölümcül salgın nedeniyle vaka ve ölüm sayılarının korkunç bir biçimde yükseldiği bir zamana denk gelen seçiminin ardından yaptığı ilk konuşması, sadece parti içinde değil bir bütün olarak İngiltere çapında bir birlik ve bir araya gelme çağrısıydı.

Siyasi bölünmeyi aşmak ve ülkeyi güçlendirmek amacıyla ortak bir ulusal çaba harcanması çağrılarının yükseldiği (ki Muhafazakar politikacılardan da bu tür çağrılar geldi) bir ana denk gelmesi bu konuşmaya daha büyük bir önem kazandırdı.

Bilinçli ve sorumlu, ne zaman, nasıl  ve neden muhalefet edeceğini bilen bir İşçi Partisi liderliğinin varlığı görev daha az karmaşık bir hale geldi.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya