Memduh Muheyni
Al Arabiyya Genel Yayın Yönetmeni
TT

Kerry’nin Hayır’ı ve Blinken’in Evet’i

Eski ABD Barack Obama, başkanlığa aday olduğu dönemde Irak'ta görev General David Petraeus ile bir görüşme yapmıştı. Daha sonra epey yankı uyandıran bu önemli görüşmede Obama, başkan olduğu takdirde 16 ay içinde Irak'tan ABD güçlerini çekeceğini söylemişti. Petraeus ise güçleri geri çekmenin İran’ın ve milislerinin dolduracağı bir boşluk yaratacağını söyledi. Demokrat aday, duvarda asılı haritayı açık ve net gördüğünü belirterek şu cümleleri sarf etti: “Savaş maliyetlidir. Ülkemizi içeride inşa etmeliyiz.”
Bu konuşma, Başkan Obama'nın -daha sonra hakkında çok şey öğrendiğimiz- büyük stratejik vizyonunu ifade ediyor. Bu, sadece Demokrat Parti'de değil, Cumhuriyetçi Parti'de de Ortadoğu’nun ne şekilde ele alınacağına dair Amerikan siyasi düşüncesinin takip ettiği yollardan biridir. Ortadoğu'nun artık geçmişte olduğu kadar önemli olmadığını savunan bu düşünceye göre buradan çıkılmalı ve Çin başta olmak üzere doğudaki tehditlere odaklanılması gerekiyor. Bölgedeki ülkeler, ABD müdahalesi olmadan birbirleriyle nasıl yaşayacağını öğrenmelidir. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra başlattığı uluslararası sistem, çok kutuplu güçler tarafından yönetilebilir. Washington, The Atlantic’deki bir röportajda da belirtildiği üzere, müttefiklerinin safına geçtikten sonra artık onlardan başkalarıyla bir arada yaşamalarını istiyor. Bu vizyonla birlikte aslında bir dizi olayı da anlıyoruz: Müttefiklerin bilmediği İran'la nükleer anlaşma, Rusların varlığına rağmen Suriye’ye müdahale etmeme, Mısır'da müttefik Mübarek'in yanında durmama ve İsrail ile benzeri görülmemiş anlaşmazlık.
Başkan Trump, tamamen farklı bir stratejik vizyonla geldi. Kimin düşman ve kimin dost olduğuna dair resim çok netti. Trump müttefiklerle ilişkilerini düzeltti ve rakiplerine karşı sert bir tutum sergiledi. Öte taraftan nükleer anlaşmadan çekildi, Kasım Süleymani'yi defnetti ve Tahran'a sert yaptırımlar uyguladı. Trump, ABD güçlerini Irak'a tekrardan göndermedi. Aksine Afganistan'dan bile çıkmaya çalıştı. Ancak ABD'nin eski dostlarını, ortak düşmanlarına karşı ittifaka sevk edecek bir alan yarattı. BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas arasında İsrail ile imzalanan son tarihi barış anlaşmalarına tanık olmamızın sebebi buydu. Trump'ın stratejisi, müttefikleri desteklemek, onları daha fazla yakınlaştırmak, düşmanları abluka altına almak, bölgenin ve genel olarak uluslararası sistemin istikrarını korumaktı.
Eski ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'ye, Arap devletlerinin Filistin-İsrail meselesi çözülmeden barış anlaşması yapma olasılığı sorulduğunda yüksek sesle şu cümleleri kurmuştu: “Açık konuşayım. Hayır, hayır, hayır…” Ancak ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Biden yönetiminin onlara verdiği desteği tereddüt etmeden doğruladı. ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınmasıyla ilgili olarak, düşünmeksizin bunu desteklediğini söyledi. Bu gerçekçi bir politikadır. Çünkü güç dengesi değişti. Ancak yeni yönetim stratejisinin -ki Obama yönetiminden farklı gerçekçi düşünce tarzını yansıtıyor- özelliklerini anlamaya çalışıyoruz. Başkan Biden, ABD’nin -bugün bildiğimiz dünyayı şekillendiren- ittifaklarını destekleyen klasik dış politika ekolünün bir üyesidir. Bu nedenle anlaşmalarla ilgili konuşmasında ve tutumunda net ve açıktı. Suudi Arabistan'ın kendisini savunması ve egemenliğini koruması için destek verdiğini ifade etti. Biden, (Demokratların aksine) Saddam Hüseyin'in bir endişe kaynağı olduğuna inandığından Irak savaşını desteklemişti. Başkan Trump ile anlaşmazlığı, Avrupa ile olan ittifakı zayıflattığına inancından kaynaklanıyor. Erdoğan'a yönelik öfkeli tutumunun sebebi budur. Afganistan'daki askerlerin azaltılması kararını askıya alması bu fikri teyit ediyor. Biden dünyadan geri çekilmiyor. Aksine Biden, Amerikan gücünün ve liberal düzenin yükselişi fikrine sadık olan eski isimlerdendir. Bill Clinton'a Balkanlar'daki savaşta destek vermesinin sırrı buydu. “Kerry’nin Hayır’ı ve Blinken’in Evet’i” önümüzdeki dört yıl içinde büyük bir etki yaratabilecek farklı siyasi zihniyetleri ifade ediyor.