Şarkul Avsat Türkçe https://turkish.aawsat.com Şarkul El-Avsat gazetesi dünyaca en ünlü günlük Arapça gazetesi sayılır. Farklı dört kıtada bulunan 12 şehirde aynı anda basılmaktadır. http://feedly.com/icon.svg

Din ve ataerkil kıskacında kadın

Din ve ataerkil kıskacında kadın

Çarşamba, 7 Nisan, 2021 - 06:30
Prof.Dr. Bilal Sambur
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi 

Giriş

İnsan toplumlarında  ataerkillik  evrensel düzeyde bir olgu olarak bulunmaktadır.  Ataerkilliği güçlendiren, meşrulaştıran ve yaygınlaştıran en önemli kaynak dindir. Ataerkillik  güçlü bir şekilde var oldukça, dinin de güçlü bir şekilde var olacağına dair bir kanaat  yaygındır. Ataerkillik kelimesinin Yunanca karşılığı patriarkhes kavramıdr. Patria ( (baba) ve arche (idare)  kelimelerinden oluşan patriarches  terimi babanın idaresi demektir. Filmer, çocukların babalarının idaresinden kurtulmasının mümkün olmadığını düşünmektedir.  Ataerkllik, evde babanın reisliğini, toplumda ise erkeğin reisliğini savunan anlayıştır. Ataerkillik, sistematik ve kurumsal bir şekilde kadının erkeğin altında bir statüde olması demektir. Kadının erkeğin altında bir statüde olması şeklindeki aterkil sistem,   kültürel, yapısal ve kurumsal olarak beslenmekte ve desteklenmektedir. Ataerkillik  erkeğin kadından her açıdan üstünlüğünü savunan ideoloji, inanç ve kurumdur.Maskülen dominasyonun her türü, ataerkilizm tarafından savunulmaktadır. 

Ataerkilizm, kadının yeteneklerine, kişiliğine, onuruna ve özgürlüğüne bakmadan erkeğin kadından üstün olduğunu savunmaktadır. Ataerkilizme göre kadın,  erkeğin korumasına her zaman ihtiyaç duyan ve erkeğe hizmet etmekle görevli ikinci sınıf bir varlıktır. Ataerkilizm, kadını bir bütün insan veya erkekten bağımsız birey olarak düşünmemektedir. Ataerkilizm, kadın-erkek eşitliğini hiçbir şekilde kabul etmemekte, dini kaynakları veya Tanrı’yı kullanarak kadın-erkek arasındaki eşitsiz durumu meşrulaştırmakta ve desteklemektedir.


Ataerkilizm olarak Din

Kültürlerde kadının erkeğin altında bir konumda olmasını savunan birçok değer üretilmektedir. Kadının erkeğin aşağısında yer almasını savunan değerlerin üretilmesinde din, önemli bir kültürel işleve sahiptir. Kadının erkeğin altında bir varlık olduğunun kutsal adına savunulması, dini, eşitlikçi bir insani düzenin kaynağı olmaktan çıkarmaktadır. Eşitlikçi insani değerler ile ataerkil değerler ve kurumlar birbirlerinin zıddıdırlar. Birinin varlığı, diğerinin yokluğunu gerektirmektedir.  Kadın-erkek eşitsizliğinde sorun, ataerkilizmdir. Kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasının çözümü, ataerkilliğin yokluğunu gerektirmektedir. 

Din ve ataerkilliğin birbirini karşılıklı olarak beslediğini söyleyebiliriz. Dinin desteği olmadan ataerkilliğin  var olması mümkün değildir. Ataerkillik, dini kaynaklardan, kurumlardan ve kurallardan beslenerek varlığını sürdürmektedir. Kadının  ezilmesinin, ona karşı yapılan eşitsizliklerin, insani bir muamele görmemesinin ve kadının erkeğin altında olduğu şeklindeki anlayışın içselleştirilmesinde din, çok önemli bir kaynak ve güç olma işlevine sahiptir. Din, ataerkilliği sosyal kurum, kural ve kimlik haline getirmektedir. Dinin emir ve yasakları, ataerkilliğin emir ve yasaklarına kolaylıkla dönüşmektedir.

Dünyanın kurumsal dinleri, erkek üstünlüğü doğması etrafında  organize olmuşlardır.  Kurumsal dinler, kadına erkeğe secde etmesini  emredecek düzeyde erkeğe itaat etmenin Tanrı’ya itaat etmek olduğunu savunan   teolojilere  ve düzenlere sahiptiler.  Dünya dinlerinde kadının fiziksel, duygusal, sosyal, zihinsel ve cinsel açıdan güçsüz olduğu vurgulanırken erkeğin her açıdan güçlü olduğu kabulü esas alınmaktadır. Zayıf kadın ve güçlü erkek şeklindeki kurgu, erkeğe  haklar ve imtiyazlar sağlarken, kadına ise yasaklar ve sınırlamalar  dayatmaktadır. Erkeğin kadına doğal olarak üstün olduğu iddiasının, hiçbir şekilde insani ve ilahi bir temeli bulunmamaktadır. Tanrı, erkeği kadına üstün olarak yaratmamıştır. Erkeği, kadına üstün kılan, erkektir. Erkeğin kadına üstün olduğu  iddiasının, insani ve ilahi olmadığı gerçeğinden hareketle dinde bu sapkın iddiaya hiçbir şekilde yer olmadığını esas alan yeni bir teolojiye ihtiyaç vardır. Yeni bir teoloji ve maneviyat, erkeğin kadına üstünlüğünü reddetmeli ve kadın-erkek eşitliğini dini hayatın merkezi değeri haline getirmelidir.


Erkeğin Kadını Kontrol Etmesi: İlahi bir Görev mi?

Kurumsal dinler, kadının kontrol edilmesinin doğal bir zorunluluk olduğunu iddia etmektedirler. Aile hayatında erkeğin reis olduğu, boşanma hakkının erkek tarafından tek taraflı gerçekleştirilebilecek bir işlem olduğu,  miras konusunda kadının eşit pay alamayacağı, hukuki işlerde kadının sözünün tam olarak delil kabul edilemeyeceği gibi uygulamalar, kadının erkek tarafından kontrol edilmesini sağlamak içindir. Hayatın her alanında erkeği kadına üstün kılan ataerkillik, ev işleri hariç bütün toplumsal faaliyetlerde erkeği, kadını kontrol eden ve sınırlayan otorite konumuna getirmektedir. Kadının doğası gereği akla uygun davranamayacağı ve kendini kontrol edemeyeceğini doğal gerçeklik kabul eden dini hukuk sistemleri vardır. Erkeğin kadının efendisi olduğu ve kadının erkeğin vesayetine ihtiyaç duyduğu fikri, dini geleneklerde ana fikir olarak mevcuttur.   Tanrı, erkeği kadının üstüne efendi veya vasi olarak atamamıştır. Kadının insan haklarını ortadan kaldırmak için erkeği onun üstüne efendi ve vasi atamak, ilahi yaratılış düzenine aykırıdır. Kadın,  akıl sahibi ve kendisi için neyin iyi veya kötü olduğuna karar verebilen ve davranabilen bireydir. Kadının erkeğin efendiliğine ve vesayetine ihtiyacı yoktur. Dinler, kadını ataerkil bir gözlükle değil, kadının doğal gerçekliğini anlayarak kendilerini yenilemelidirler. Kadın konusunda bakış açısını yenilemeyen bir dinin, insanlığa maneviyat ve ahlak adına söyleyecek bir sözü olamaz.


Havva: Hep Suçlu Kadın mı?

Teolojik olarak Adem ve Havva’nın cennetten atılması ve dünyaya gönderilmesi hikayesi, ataerkil açıdan kurgulanmakta ve yorumlanmaktadır. Havva’nın, eşi Adem’i  yasak meyveyi yemeye ikna ettiğini ve Havva’nın  arzularının   insanlığın ilk günahı işlemesinin sorumlusu olarak gösterilmektedir. Adem ve Havva, özgür iradeleriyle birlikte yasak meyvenin tadına bakmış ve insani özgürlüğün ilk eylemini gerçekleştirmişlerdir. Teolojik olarak ilk günah olarak  anlaşılan ilk özgürlük eyleminin bütün olumsuz sonuçlarından kadın sorumlu tutulmaktadır.  İlk günahtan kadın sorumlu tutulmak suretiyle kadının sürekli olarak erkeğin yönetimine, kontrolüne ve  rehberliğine ihtiyaç duyan potansiyel olarak her zaman günah ve kötülük yapmaya eğilimli  bir varlık olduğu fikri işlenmektedir. İlk günah, erkeğin kadın üzerinde üstünlüğünü gösteren bir hikaye değildir. İlk günah, kadın ve erkeğin özgürce yasak meyveyi birlikte yediklerini gösteren ve kadın-erkek eşitliğinin ilk uygulandığı bir pratik olarak değerlendirebiliriz.

Başında bir erkek olduğu sürece kadının yaşayabileceği ve değerli olduğu anlayışı, dinlerde etkili olmuştur. Bazı Hindu gruplarında uygulanan kocası öldüğünde kadının onunla yakılması pratiği olan Sati, bu anlayışın bir yansımasıdır. En iyi   kadının, kocasıyla birlikte  ölen kadın olduğu anlayışı, dini bir ritüel haline getirilmiştir. Kadın, erkekten bağımsız olarak yaşama hakkına sahip değerli bir varlıktır. Kadını hayatıyla birlikte kendi başına değerli gören yeni bir anlayışa ihtiyaç vardır.

Kadının cinselliği dinlerin merkezi ilgi alanlarından biridir.  Kadının vücudunu, cinselliğini ve giyimini kontrol etmek dinlerde önemli yer tutmaktadır. Kadının vücudunu, cinselliğini ve kılık kıyafetini kontrol etmek suretiyle iffetini koruma yükümlülüğünün kadında olduğu vurgulanmaktadır. Dinler, ahlak sistemlerini kadının varlığı ve bedeni üzerinden kurgulamaktadırlar. Ahlakın kadın ve bedeni üzerinden kurgulanması, ahlak değil, ahlaksızlık doğurmaktadır. Dinler, erkeklerin kadınlar kadar iffetlerini ve cinselliklerini korumaları şeklindeki sorumluluğa orantılı bir şekilde vurgu yapmamaktadırlar. Dinler, genelde erkeği kayıran ve kadını ayıran bir damara sahiptirler. Kadının cinselliğini ve bedenini saklamasını zorunlu kılan bütün kurallar ve uygulamaların amacı, kadın bedenini ve cinselliğini kontrol altında tutmak ve  yönetmektir. Cinsellik olgusuna ait arzuların ifade edilmesi konusunda kadınlara sınırlayıcı ve yasaklayıcı bir yaklaşım ortaya koyan dini kaynaklar, erkeklere ise geniş bir  özgürlük ve seçenekler alanı oluşturmaktadırlar.


Maskülen Kurumlar olarak Dinler

Din, ataerkilliğin insan kişiliğinde kurumsallaşmasına ve içselleştirilmesine  yaramaktadır. Dinin, ataerkilliği insan kişiliğinin kendisi haline getirmesi, bireysel ve toplumsal hayatta meydana gelen  en tehlikeli yozlaşma durumu anlamına gelmektedir. Büyük dünya dinleri, erkekler tarafından kurulmuş, kurumsallaştırılmış ve normları ortaya konmuştur. Dinler, erkek ürünü yapılardır. Dinlerin erkekler tarafından kurulması, Tanrı, tabiat ve doğa anlayışının eril ve ataerkil olarak oluşturulmasına yol açmıştır. Dini kaynakların, kurumların ve kuralların erkekler tarafından oluşturulması, ataerkil bir sosyal, siyasal ve ekonomik düzenin ürünüdür. Dinde kadının kendisi yoktur. Kadına, erkekler tarafından üretilen dini kaynaklara, kurumlara ve normlara pasif bir şekilde itaat etme sorumluluğu yüklenmiştir. Kadın, ataerkilliğe uyduğu sürece olumlu karşılanmış ve değerli görülmüştür. 

Dini kurumlar ve pratikler, erkeklerin kontrolündedir. Katoliklerde kadınların papaz olmasına izin verilmediği gibi, Müslüman toplumlarda da imamın erkek olması şart görülmektedir. Hinduizmde ay başı hallerinden dolayı kadınların din görevlisi olmasına izin verilmemektedir. Birçok dinde kadın, erkekleri baştan çıkaran ve kötü yola götüren şer olarak görülmektedir. Hava, Adem’i baştan çıkaran ve kötülüğe sevk eden kişi olarak konumlandırılmaktadır. Dini metinler erkek ilahlar, elçiler, azizler, veliler, alimler, ruhbanlar, şeyhler, kutuplar, mehdiler ve mesihlerle doludur. İsa’nın on iki havarisi arasında hiçbir kadın olmadığı gibi, İslam’da cennetle müjdelendiği iddia edilen on sahabi arasında da hiçbir kadın yoktur. Hz. Hatice veya Ayşe gibi Peygamber’in güzide eşleri ve müminlerin anneleri kabul edilen kadınlar,  cennetle müjdelenen on sahabi arasına dahil edilmemiştir. Birçok toplumda evlilik, boşanma ve çalışma konularında kadına erkek lehine kısıtlamalar getirilmektedir. Erken yaşlarda kız çocuklarının evlendirilmesi dinin gereği olarak uygulanmaktadır. İffet ve namusu koruma adına kadına kılık-kıyafet, çalışma, eğitim alanlarında sınırlamalar getirilerek kadını topluma yabancılaştıran ve uzaklaştıran uygulamalar sürdürülmektedir. Kadın, miras ve boşanma haklarından mahrum edilebilmektedir. Kadın ve erkeğin, dini ibadetleri ve ritüelleri ayrı ayrı yerine getirmesini birçok din emretmektedir.

Kadınlar, dini kurumlarda önemli karar verme pozisyonlarında değildirler. Dini kurumlarda ve ritüellerde kadınlar, temizlik yapma, yeme-içme ikramı işlerini yerine getiren hizmetli gibi çalışmaktadırlar.  Kadınların dini kurumlardan ve pratiklerden dışlanması ve pasifleştirilmesi,  Tanrı’nın emri olan doğal  uygulamalar olarak kabul edilmektedir. Kadının varlığına ve bedenine dair dini yasaklar, emirler ve uygulamalar, ahlak adına gerekli ve meşru görülmektedir. Vücudun kapatılması, çok evlilik ve erken yaşta evlilik gibi konular, ahlakla özdeşleştirilmektedir. Erkeğin otoritesi altına girmeden kadının ahlaklı bir hayat yaşayamayacağı yanılsaması dinin ve ahlakın gereği olarak sunulmaktadır. Kadının kılık kıyafetinin,  davranışlarının ve cinselliğinin ahlak ve kutsal adına kontrol edilmesi,  kadın üzerinde toplumun dinine ve ahlakına uymak zorundasın  şeklinde bir baskı oluşturulmaktadır. Kadınların dini hayatta etkisizleştirilmesinin ilahi emir olarak sunulması, dini hayatta cinsiyetçi ve eşitliksiz bir dinsel ve sosyal düzenin oluşumuna yol açmaktadır. Ataerkillik, dini kaynakları, kurumları ve kuralları çok kolay bir şekilde kadına karşı bir baskı ve sindirme aracına dönüştürebilmektedir. Dini hayatın erkeklerin kontrolünde olması ve din işlerinin yürütülmesinde kadınların etkin roller ve konumlarda olmaması için sistematik bir tutumun uygulandığı görülmektedir. Din işlerinin kadınların eline geçmemesi için dünya dinlerinde özel bir çaba gösterilmiştir. Kadının dindeki yeri ve işlevi, merkezi olmayıp marjinal bir durumdadır. Kadını marjinal bir konuma iten ataerkillik kadının dini alanda tercih hak ve özgürlüğünü minimuma indirgemektedir.

Ataerkilliğin başarısı, kadınlara öğretilmiş çaresizliği ilahi kader olarak dayatmış olmasıdır. Kadınların erkeklerle eşit olmadıkları şeklindeki çarpık ve yanlış inancın kadınlar tarafından benimsenmesinde ve içselleştirilmesinde dini inançlar, önemli rol oynamaktadır. Dini inançların desteği olmadan ataerkilliğin, ayakta kalması çok zordur. Kadının çocuk doğurma ve ev işlerini yapma şeklinde iki temel hayati görevi olduğunu dayatan ataerkillik, kadının sosyal, ekonomik, siyasal, hukuksal, kültürel, edebi, sanatsal, bilimsel ve manevi alanlarda aktif olmasının önünü kapatmaktadır.

Savaş ve şiddetin bir erkeklik işi olduğundan hareketle cinsiyet merkezli bir militarizm güçlendirilmektedir.  Savaş ve şiddetin olduğu yerlerde en büyük kurbanlar, kadınlar ve çocuklar olmaktadır. Savaş ve şiddet ortamlarında erkekler, sosyal ve eril güçlerini ortaya koymak için kadınlara tecavüz etme yoluna gitmektedirler. 

Kadına analık ve çocuk yapma görevinin   Tanrı tarafından verildiğini iddia eden ataerkilizm,  kadını Tanrı’nın sopasıyla tedip etmeye çalışmaktadır. Kadının yerinin evi olduğunu söyleyen dinler, kadını kutsal mekan olarak evle sınırlamakta ve kadını erkeklerin yaptığı işlerden uzak tutmaktadır. Evin kutsal mekan olarak kadına tahsis edilmesi, her halükarda kadını mutfağa yollayan bir anlayışı temsil etmektedir. Ev ideolojisi etrafında kadını eve hapseden özel ataerkillik ile toplumsal hayatta  bazı alanlarda kadının bulunmamasını empoze eden kamusal ataerkillik türleri vardır.  Analık ve ev içi görevlerinin dışında eşitlik talebinde bulunan ve sosyal hayatın her alanında aktif olmak isteyen kadınlar, ilahi yoldan sapmış olarak görülmektedir.

 Ataerkillik, ilahi ve insani bir yol değildir. Kadının erkekten daha düşük olduğu iddiasının Tanrı adına  ileri sürülmesi, ataerkilliğin  toplumda kurumsallaşmasına ve yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Ataerkil totaliteryanizmin elinden kadınla birlikte Kutsal’ında kurtarılması gerekmektedir. Ataerkillik, kadını ve Tanrı’yı birlikte tutsak almış ve kullanmaktadır. Ataerkilliğin elinden Kutsal alınmadıkça kadının erkekle eşit bir hayat sürmesi çok zordur.


Dinler Ataerkilizmi Desteklemek Zorunda mı?

Dini geleneklerde cılız bir şekilde de olsa kadına olumlu nitelikte yer veren bazı temalar ve motifler mevcuttur. Değişik dinlerde Tanrıça figürlerine ve önemli kadınlara vurgu yapılmaktadır. İslam’ın doğuş yıllarında kadınların durumuyla ilgili iyileştirici birtakım adımlar atılmasına rağmen, daha sonraki yıllarda ataerkillik, dini ve sosyal hayatı şekillendiren güç olmuştur. Hindu metinlerinde evrenin arkasında feminen bir yaratıcı enerji olduğuna vurgu yapılmaktadır. Dini geleneklerde kadına tanrıça, yaratıcı enerji ve saygı duyulacak konumlar verilmesi, insanlığın dini tecrübesinde kadın-erkek eşitliğine dayalı eşitlikçi ve adil bir dini düzenin sistematik, sürekli ve kurumsal olarak uygulandığı anlamına gelmemektedir. Dini sistemlerin ve geleneklerin merkezinde ataerkillik ve maskülen güç yer almaktadır. Dinler, ataerkillik şeklindeki statükoyu değiştirme konusunda başarılı olamamışlardır. Dinlerin kadını erkeğin altında bir statüye yerleştirdikten sonra, dinlerin manevi düzeyde kadını erkeklerle eşit statüde kabul ettiği şeklindeki apolojik  söylemler anlamlı değildir.  Dini metinleri ataerkilliğin dışında yorumlama çabaları yapılmaktadır.  Ataerkilliği değiştirmekten ziyade dinlerin ataerkilliği besleyen, meşrulaştıran ve kurumsallaştıran  bir işleve sahip olduklarını dinler tarihi bize göstermektedir. Cinsiyetçiliği dinlerin merkezine koymayı başaran ataerkillik, dini eril çıkarlara hizmet eden bir araca indirgemiştir.

Dinler, kadın-erkek eşitsizliğini ve ataerkilliğini desteklemek için var olan  kurumlar değildirler. Dinlerin var oluş nedeni, insanın ahlaki ve manevi açılardan   gelişmelerini sağlayacak  yol ve yaklaşımlar ortaya koymaktır. Kadını erkekten aşağı olarak konumlandıran, kadın üzerinde baskıyı ve  adaletsizliği derinleştiren, kadının evcil ve uysal olmasını teşvik eden, var olan eşitsizliklere, haksızlıklara ve acılara tahammül edilmesini  savunan hiçbir yolun ve yaklaşımın insanın ahlaki ve manevi gelişimine hiçbir katkısı olmadığı gibi, dinin kadını  ataerkilliğe mahkum etmesi de ahlakı ve maneviyatı ortadan kaldırmaktadır. Bu dünyada kadını ataerkilliğe  esir ettikten sonra kadına öbür dünya saadetini vadetmenin ve  ayaklarının altına cennetleri sunmanın hiçbir anlamı, değeri ve işlevi bulunmamaktadır. Değerli, anlamlı ve işlevsel olan kadının özgür, onurlu, akılı ve hak sahibi insan olarak  bu dünyada sevinçle, coşkuyla ve özgürce hayatını yaşamasıdır.


Kadın-Erkek Eşitliğinde Referans: Özgürlük, Demokrasi ve İnsan Hakları

Kadın ve erkek arasında cinsiyet ayırımı yapmadan insani eşitlik değerini ortaya koymanın yolu, dini kaynakları yeniden yorumlamaktan, dini hukuk içinde  kadına verildiği sanılan hakları yüceltmek veya kadının yüksek statüsüne dair örnekleri kaybolmuş tarih yapraklarında aramak değildir.  Kadın-erkek eşitliği, modern dönemde özgürlük, demokrasi ve insan hakları değerleriyle birlikte sistemleştirilmiştir. Kadın-erkek eşitliğinde referans insan hakları, bireysel özgürlükler ve demokrasidir.

Ataerkilliğin kolaylıkla dini araçsallaştırması, dinin cinsiyetçi olmasına yol açmaktadır. Kadının tek bir kılık-kıyafetin zorunlu tutulması,  kadının belirli işleri yapması, yönetim işlerinden dışlanması ve buluğa erdikten sonra kadının evlendirilmesi gibi hususlar, dinlerdeki  cinsiyetçi eğilimleri ortaya koymaktadır. Ataerkillik, dinin olgunlaşmasına, gelişmesine ve kendini yenilemesine engel olmaktadır. Kadın-erkek eşitliğinin gerçekleşmesi için ataerkilliğe yönelik eleştiriler, dindarlığa, ahlaka ve maneviyata saldırı anlamına gelmemektedir. Kadın-erkek eşitliği, toleransı, çoğulculuğu, farklılıklara saygıyı, cinsiyet temelinde ayırım yapmamayı gerektirmektedir. Olgunlaşan ve yenileşen dindarlık, ataerkilliğin köhnemiş kurumlarını ve kurallarını değil, toleransı, özgürlüğü ve çoğulculuğu esas almalıdır.

Modernite, kadın-erkek ayırımı yapmadan bütün bireylerin hayatın her alanına aktif olarak müdahale etmelerine ve katılmalarına imkan vermektedir.  Dinin moderniteye karşı olduğu sürekli olarak iddia edilmektedir. Dinin doğal olarak moderniteye karşı olduğunu kurgulayan ve konumlandıran  yaklaşım,  demokrasi, özgürlük, çoğulculuk ve kadın-erkek eşitliği dahil bütün modern değerleri reddetmektedir. Ataerkillik, moderniteye karşı olan bir durumdur. Kadının erkek  egemenliğinde olması, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına aykırıdır. Ataerkilliğe karşı cinsiyet eşitliği, bireysel özgürlükler ve baskı açısından düşünmeye ihtiyaç vardır. Kadın-erkek eşitliği, tek bir kültüre ait bir değer değildir. Kadın-erkek eşitliği, insan haklarının  ruhudur. Geleneksel dini inançların ve kurumların, erkeğin kadın üzerindeki üstünlüğünden yana tutum takınmaları, onları  modernitenin dışında ve karşısında konumlandırmaktadır. Gücün erkeğin tekelinde olması ve kadının zayıf olması,  cinsiyet ayırımı yapmadan kadın-erkek bütün bireylerin insan onuruna uygun bir şekilde adil, ahlaki ve makul bir insani kültürde yaşamasına imkan vermemektedir.

Dinlerde kadın probleminin bir özgürlük, eşitlik ve hukuk sorunu olarak ele alınmadığını söyleyebiliriz. Kadının ataerkillikten özgürleşmesi sahici ve nitelikli bir şekilde gündemde değildir.  Dinler, feminizm, özgürlük ve eşitlik gibi Batılı değerlerin kötülüğünden kadını koruma ve özgürleştirme üzerinde durmaktadırlar. Kadın-erkek eşitliği meselesi, bir din-seküler , İslam-Batı tartışması değildir. Kadın-erkek eşitsizliğini yaratan temel yapı, ataerkilliktir. Ataerkillik,  dini veya dindışı her türlü yapıyı kendisi için kullanabilmektedir. Sorun, ataerkilliğin dini kullanmasıdır. Dinin kadın-erkek eşitliğine katkı sunabilecek imkan ve kapasitesinin olup olmadığı sorunu,  önümüzde duran çetin bir meydan okumadır.Bütün dinlerde  ataerkillik merkezi bir şekilde vardır. Bir dinin diğerlerinden daha az veya çok ataerkilliği beslediğini veya desteklediğini savunmanın verimli tarafı yoktur. Önemli olan dini, sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik düzen içerisinde geniş ve çok boyutlu bir şekilde ataerkillik olgusuna bakabilmek ve kadın-erkek eşitliği ilkesinin  yerleşmesi için ataerkil yapının gerilemesinin imkanlarının yaratılmasıdır.

Ataerkillik kadına saygı duymamaktadır. Kadının varlığına, kimliğine, özgürlüğüne ve onuruna saygı duymayan ataerkilizm, kadına baskı uygulayan  kurumsal bir kültür yaratmaktadır. Ataerkilliğin  kadına karşı saygı duymayan yapısı, dini kadına saygısızlık için istismar edebilmektedir. Din, baskı ve saygısızlık aracı olmamak için, kendi içindeki ataerkillik unsurlardan arınmalı ve temizlenmelidir.


Ataerkilizmin Akıl ve Ahlak Dışılığı

Kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik genelde fiziksel özellikler üzerinden  meşrulaştırılmaktadır. Kadın vücudunun zayıf ve erkeğin  vücudunun  güçlü olduğu iddiası üzerinden kadın ve erkeğin  ruhsal, duygusal, sosyal ve manevi açılardan da erkeğin  üstünlüğüne, kadının ise zayıflığına dayanan  hiyerarşik ayırımlar yapılmaktadır. Kas ataerkilizmi denilen ayırımcılık, kadına karşı saygısızlığın, ayırımcılığın ve baskının kökenini oluşturmaktadır. Dinler, kas ataerkilizminin insani eşitliğe aykırı olduğu yönünde  yeni bir değişim ortaya koymalıdırlar. Kas  ataerkilliği,  insanlığı kadın-erkek eşitliği gerçeğinden saptıran bir hastalıktır ve çılgın ataerkillik  kendisini  akla uygun tek gerçeklik olarak dayatmaktadır. Kadın, ataerkil çılgınlığa hapsolmayacak bir gerçekliktir. Kadın-erkek eşitliği, insanlığı ataerkil yanılsamasından kurtaracak tek temel değerdir.

Ataerkillik, bir güçler ilişkisidir.  Cinsiyet temelinde  ayrıcalıkların erkeğe verilmesi ve kadının erkeğin kolonisi haline getirilmesi, ataerkilliktir. Dinler, erkeğin bilincinin derinliklerinde bir kadın cinselliği korkusunun oluşmasına ve kadın cinselliğini şerrinden korunması gereken bir kötülük olarak görülmesine yol açmaktadırlar.  Ataerkillik ve kurumsal din, kadın-erkek eşitliğini  dinin ve ahlakın ihlaline yol açacak bir tehdit olarak sunmakta, kadının mutlaka  babasının, kocasının, erkek kardeşinin veya akrabasının kontrolünde olması gerektiğini ve ev işleri dışındaki sosyal işlerden uzak tutulması gerektiğini kural haline getirmektedirler.  Ataerkilliğin erkeğe ayrıcalıklar tanıyan güçler sistemi, dini veya dindışı değişik kurumlardan, kaynaklardan veya kurallardan beslenebilir. Dinin yap veya yapma şeklinde  bir kanunculuğa ve legalizme  dönüşmesi, dini kolaylıkla ataerkil ve otoriter bir güç haline getirmektedir. Dini legalizm, ataerkilliği dini hukuk haline getirmektedir. Dinde  güç Tanrı olduğu gibi, bu dünyada da güç, erkektir. Dini hukuk  tarafından Tanrı’ya atfedilen güçlerin,  erkeğe  imtiyaz olarak verilmesi, dini ataerkilleştirmekte ve otoriterleştirmektedir.

Toplumsal hayatta hakim yapı ve değer olarak yerleşmiş bulunan ataerkilliğin çok derin kültürel ve yapısal nedenleri vardır. İnsanlar, çok erken yaşlardan itibaren ataerkil değerler ışığında ataerkil kurumlar tarafından eğitilmekte ve sosyalleşmektedir. Dini kimliğin ve kurumların ataerkilliği desteklemesi ve beslemesinin ana nedeni, kişilerin ataerkil kurumlar ve değerler tarafından eğitilmesi ve sosyalleştirilmesidir. Dini kimliğin ataerkil kurumlardan ve kurallardan ayrılmaması, dini, ataerkilliği besleyen en güçlü kaynak haline getirmektedir. Ataerkilliğin dini kimliğin bir boyutu olmasının ötesinde tamamı haline gelmesi, ataerkilliğin  dinin bütün boyutlarını kuşatması ve şekillendirmesi anlamına gelmektedir.


Ataerkilliğe Sadakat Dindarlık mı?

Dini gruplarda yaşayan insanların çok güçlü bir şekilde ataerkilliğe yöneldikleri ve ataerkil değerlere dini inanç olarak bağlandıkları ve savundukları görülmektedir. Dini gruplardan bağımsızlaştıkça kişilerin ataerkilliğe olan bağlılıkları zayıflamakta ve azalmaktadır. Dini kimliğin ve dini eğitimin ataerkilliği yerleştiren, yaygınlaştıran ve kalıcılaştıran bir sonuç ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Kurumsal dinin ve dini grupların etkisinden çıktıkça kişilerin aynı zamanda ataerkilliğin kültürel ve yapısal etkisinin dışına çıkma imkanını yakaladıklarını söyleyebiliriz.

Dini kimlik ve ataerkilliğin içiçe geçmesi, kadının hep baskıya maruz kalması ve altta konumlandırılması şeklinde önemli bir insani sorun ortaya koymaktadır. Kişinin içinde yaşadığı çevre, çok yönlü olarak onun kişiliğini etkilemekte ve şekillendirmektedir. Kişinin duyguları, düşünceleri ve davranışları, kendileri için kurgulanan kimliklerden çok etkilenmektedir. Geleneksel ataerkil din anlatıları ve kurguları, kadınların bireysel ve sosyal yaşam alanlarını dar yerlere ve işlere hapsetmek için sürekli olarak üretilmektedir. Kadının yerinin evi olduğu, çocuk doğurmanın ve yetiştirmenin onun asli erdemli işi olduğu, idarecilik gibi işlere bulaşmaması, miras ve şahitlik gibi konularda eşit olmadığı,  cariyeliğin bugünde kadın için geçerli olduğu, çok evliliği kabul etmesi gerektiği şeklindeki geleneksel anlatımlar, ataerkilliğin sürekli olarak üretilmesine yaramaktadır.  Tarihin belirli dönemlerinde ve belirli yerlerde  uygulanan ataerkil olgular, dini değer haline getirilemezler. Ataerkil olgular, dini değer haline getirilmeden  geçmişte bırakılmalıdır. Geliştirilmesi ve yenilenmesi gereken değer, kadın-erkek eşitliğidir. Tarihsel ve kültürel nitelik taşıyan ataerkil olgulara, dini, ahlaki ve manevi bir değer atfedilmemelidir.

Din alanında Tanrı adına konuştuğunu iddia eden kişilerin dini kaynaklardan seçerek tekrarladıkları referanslar, emirler ve yasaklar, kadın için belirlenen statünün Tanrı tarafından  ezelden beri belirlendiği şeklindeki teoloji,  ataerkillik etrafında bir dini kimliğin üretilmesini sağlamaktadır. Din adına kadının kimliği, hayatı ve işleri, dışarıdan kişiler, kaynaklar ve kurumlar tarafından belirlenmektedir. Ataerkillik,  kadının kendi kimliğini tanımlamasına izin vermemektedir. Kadının kendi kimliğini belirleme ve hayatını yaşama hakkının sadece kadına ait olduğunu kabul etmek gerekmektedir.  Kadın olarak doğulmadığını, ataerkilliğin kadınlığı ürettiğini söyleyen Simone de Beauvoir, kadının hayatını ve kimliğini tayin hakkının patriarkal yapılar tarafından inkar edilmesini ifade etmektedir.   Ataerkillik, dini, kadının kendi kimliğini tayin etme hakkının inkar etmesinin aracı olarak istismar etmektedir.


Ataerkillizm ve Din Birbirinden Ayrılabilir mi?

Ataerkillik ve dinin  birbirinden ayrılmasının mümkün olup olmayacağı  problemi,  çetin bir soru olarak önümüzde durmaktadır. Şimdiye kadar din, kendisini ataerkillikten ayırmadığı gibi, dini kimlikte kendisini ataerkil kimlikten ayırmayı başaramamıştır. Ataerkilliğin ve dinin  katı bir kimlik şeklinde iç içe geçmesi, dinin  kendi doğası gereği  ataerkil bir öze sahip olduğu  düşüncesine yol açmaktadır. Ataerkillik, dinin içinde icat edilen, ona eklenen yapay bir durumdur.  Yapay bir eklenme olan ataerkilliğin dinden ayrılması, kişinin sahici anlamda dini ve maneviyatı duygu ve iç dünyasında tecrübe etmesine imkan verecektir.

Dinin ataerkillikten arındırılması, din adına bir kayıp değildir. Ataerkillik dinin mutlaka sahip olması gereken bir değer olmadığı gibi, dini tecrübe de ataerkil kimlik etrafında gerçekleşmek zorunda değildir. Dinin ataerkillikten arınması, dinin bağırsaklarını temizlemesi, ataerkilliğin ağır yüklerinden kurtulması ve normalleşmesi anlamına gelmektedir. Dindar olmak, ataerkil olmak değildir. Doğal dindarlık, ataerkil olmayı değil, insan olmayı gerektirmektedir.

Mevcut dini, kültürel ve sosyal statükoda hakim olan  yaklaşım ataerkilliktir. Biyolojik üreme, heteroseksüellik, evlilik ve aile etrafında ataerkil sistem inşa edilmektedir. Ataerkilliğin kültür, din ve sosyoloji olarak yaşandığı kurulu yapıyı referans vererek kadın-erkek eşitliği değerini ortaya koymak mümkün değildir. Kadın-erkek eşitliğini  formüle etmek, içselleştirmek ve uygulamak için  köhnemiş ve verimsiz  tartışmalarla enerjimizi harcamak  yerine, ilkelere dayalı yeni bir yaklaşım ortaya koymak için çaba sarf edilmelidir. Din, kültür ve tarih adına önümüze konulanlar, kadın-erkek eşitliğinden ziyade, kadın mezarlığı olarak niteleyebileceğimiz hükümler ve uygulamalar ile doludur. Yeni bir kadın-erkek eşitliği teolojisi, hayatın kadın mezarlığı  haline getirilemeyeceği prensibinden hareket etmektedir. Kadın-erkek eşitliği teolojisi, ataerkilliği Allah’a ve insana karşı işlenen  bir kötülük kaynağı olarak değerlendirmektedir. Hayatı kadın mezarlığı haline getiren bütün ataerkil yaklaşımlar ve uygulamalar, kadınla birlikte insanlığı, aklı, ahlakı ve adaleti inkar etmektedirler.

Kadın-erkek eşitliği, kadın ve erkeğin, kız ve erkek çocuklarının haklar, sorumluluklar ve imkanlar açısından eşit olması demektir. Kadın ve erkeğin  haklara, fırsatlara ve sorumluluklara eşit olarak sahip olması, onların  doğuştan kız veya erkek olarak doğmalarına bağlı değildir. Kadın-erkek eşitliği, insan olarak doğmalarından dolayı kız ve erkek çocuklarının, kadın ve erkeğin eşit olduğunu  ifade etmektedir.

 Kadın-erkek eşitliği, kadının ve erkeğin  aynı olması demek değildir. Kadın-erkek eşitliği, kadın ve erkeğin farklı, fakat eşit olması demektir. Kadın-erkek eşitliği, farklı olan  kadın ve erkeğin her birisinin ilgilerinin, ihtiyaçlarının, ideallerinin, çıkarlarının ve önceliklerinin  aynı olamayacağını, farklı olacağını kabul etmektedir. Erkeğin ihtiyaçları, idealleri ve istekleri, kadına dayatılamaz. Erkek çocuğunun  önceliklerinin, ihtiyaçlarının ve  ideallerinin kız çocuğu için geçerli olduğu düşünülemez. Kadın-erkek eşitliği,  kadına   erkekliğin hiçbir formunun dayatılmaması, kadının erkek kadar kendisi olma hakkına sahip olduğunu tanımaktadır.


Ataerkilizme Karşı Kadın-Erkek Eşitliği

Kadın ve erkek, en güzel şekilde yaratılmışlardır. Yaratılış açısından erkek, kadından üstün ve ayrıcalıklı değildir. Kadın ve erkeğin  yaratılışta en eşit ve en güzel olduğu gerçeğinden hareketle, kadının yaratılışına hiçbir eksiklik, düşüklük ve  aşağı nitelikte bir özellik atfedilemez. Kadın-erkek eşitliği, kadın ve erkeğin tam insan olarak yaratılmaları demektir. Tam insan olarak yaratılan kadın ve erkek, eşit ve güzel, iyi ve mükemmel olarak Allah katında en üst değere sahiptirler. Allah, kadın ve erkeği eşit, fakat ayrı olarak görmektedir. Erkeğin kadın üzerinde egemenlik kurarak kadına kendi iradesini dayatması, kadının farklılığını ortadan kaldırarak kendisine benzeştirmesi Allah katında en büyük günah olan şirk anlamına gelmektedir. Kadının yaratılışında eksiklik, kusur veya düşüklük görmek, Allah’ın yaratılışında eksiklik ve düşüklük görmek demektir. Kadın-erkek eşitliği, Allah’ın insanı en güzel şekilde yaratmasının zorunlu bir sonucudur. Yaratılış fıtratı, kadın-erkek eşitliğini gerektirmektedir.

İnsan olmak, kadın-erkeğin, kız ve erkek çocuğunun doğal durumu ve doğal hakkıdır. Kadın ve erkeğin insanlığı, hiçbir şekilde  düşük seviyelere çekilemez, kadın ve erkeğe insan onuruyla ve özgürlüğüyle bağdaşmayan hiçbir muamelede bulunulamaz. Kız çocuğu ve kadın, ikinci sınıf insan değildir. Kadına  özel ve toplumsal alanlarda yönelen şiddet, kadının  onurlu ve özgür insan olma pozisyonuyla bağdaşmamaktadır. Allah, kadın ve erkeği eşit olarak yaratmış ve onlara yeryüzünü imar ve iskan etme görevi vermiştir. Allah’ın yeryüzündeki  temsilcileri olma görevini ve sorumluluğunu eşit olarak paylaşan kadınlar ve erkekler, yeryüzünü eşit olarak kendilerine ev haline getirebilmek için  özgürce yaşama hakkına sahiptirler. Allah’ın yaratılışı kapsayıcıdır. Allah, kadın ve erkek olarak hiç kimseyi dışarıda bırakmamış, insanlığa karşı dışlayıcı ve ötekileştirici bir tutum içinde olmamıştır. Dışlamayan ve ötekileştirmeyen Allah, kadın ve erkek için en güzel modeldir. Allah dışlamadığı ve ötekileştirmediği gibi, kadın ve erkek de birbirini dışlamamalı ve ötekileştirmemelidir. Erkeğin kadın üzerinde egemenlik kurması, Allah’ın kadın ve erkeğe yüklediği  halifelik görevinin  ortadan kaldırılması  ve yeryüzünde en büyük fitne ve fesadın  çıkarılması anlamına gelmektedir. Kadın-erkek eşitliğinin ortadan kaldırılması, en büyük fitne ve fesat kaynağıdır. Yeryüzünde barışı, huzuru ve refahı sağlayacak  temel, kadın-erkek eşitliğinin varlığıdır. İnsani sorunların çözümü, kadın-erkek eşitliği temel üzerine bina edilecek bir hayattan geçmektedir. Kadın-erkek eşitliğinin varlığı çözümdür, yokluğu ise  sorundur.

Allah, kadın ve erkeği kendi özünden ve nurundan yaratmıştır. Kadın ve erkek, ontolojik olarak  insani ve ilahi  boyutlara sahiptirler. Kadının ve erkeğin birbirlerine   saygı, sevgi ve yardımlaşma değerleri içinde muamele etmesi gerekmektedir. Kadınların ve erkeklerin, ırk, din, dil, renk, cinsiyet ve kültür gibi farklılıklara sahip olması,  Allah’ın huzurunda onların hiçbir şekilde eşitlik ve değerli olma durumlarını ve pozisyonlarını değiştirtmemektedir. Kadına yönelik gösterilen her türlü şiddet, şer ve tecavüz, Allah’a yönelik bir şiddet, şer ve tecavüz anlamına gelmektedir. Kadın ve erkek, eşit şekilde Allah’ın nurunun ve özünün taşıyıcısıdırlar.

Kadın ve erkek, eşit, fakat  farklı olan   bireylerdir. Eşit ve farklı  bireyler olan kadın ve erkeğin ortak paydası insanlıktır. Ortak insanlığımızı oluşturan temel değerler  akıl, adalet, ahlak, özgürlük ve refahtır. Eşit fakat farklı olan kadın ve erkeğin, ortak insanlığımızda güçlü bir şekilde  buluşabilmeleri için akla, adalete, ahlaka, özgürlüğe ve refaha dayalı bir hayatı gerçekleştirmek için çalışma hakları vardır. Ahlak, kadın üzerinde egemenlik kurmak için kullanılan bir araç olarak istismar edilemez. Ahlak, sadece kadının sorumluluğu olmadığı gibi, kadın cinselliğiyle sınırlı bir ahlak anlayışı da oluşturulamaz. Kadın bedeni ve cinselliği üzerinde tekel kurmak için inşa edilen  şey, ahlaktan ziyade ahlaksızlıktır. Ahlaklı, akıllı ve adil olmak, kadın ve erkeğin ortak sorumluluğudur.

Allah, kadına ve erkeğe yeryüzünde   ahlaka, adalete ve akla dayalı olarak yaşamaları sorumluluğu vermiştir. Ahlaklı, adil ve akıllı bir şekilde  yaşamak için kendilerini değiştirmek, geliştirmek ve olgunlaştırmak sorumluluğu taşıyan kadınlar ve erkekler, akıllı, ahlaklı ve adil bir dünya oluşturmak için birlikte çalışmalıdırlar ve yardımlaşmalıdırlar. Daha iyi insanlar olmak için kadın ve erkek, insanlığa, dünyaya ve doğaya katkı ve hizmet sunan işler yapmalıdırlar. Erkeğin kadını sadece kendisi için çalışan bir hizmetçi haline getirmesi,  kadının ve insanlığın  gelişimini her açıdan durduran ve donduran bir sonuç doğurmaktadır. Allah, kadını erkeğe hizmetçi olarak yaratmadığı gibi, erkeği de kadın üzerinde reis olarak yaratmamıştır. Ortak insanlık temelinde akılla, bilgiyle ve çalışmayla dünyanın daha iyi bir yer  haline gelmesi için  eşit ve özgür bireyler olarak kadının ve erkeğin çalışması, onların  bir bütün olarak yeryüzündeki adaletsizliklere, kötülüklere ve  olumsuzluklarla başa çıkmasını sağlayacaktır.


Sonuç

Kadın, erkeğin  tapulu malı değildir. Erkek, kadın üzerinde bir sahiplik iddiasında bulunamaz. Ev ve aile içinde eş ilişkisi,  erkeğin kendisini kadının rabbi ve ilahı haline getirmesi anlamına gelmemektedir. Ataerkillik, erkeğin kendisini ilahlaştırması ve rableştirmesidir. Erkek, kadının rabbi ve ilahı değildir. Kadınlar, kocalarını rab edinmemelidirler. Ev ve aile içinde azgınlaşan erkek, evin içinde ve dışında kadına ve çocuklara her türlü şiddeti  uygulayabilmektedir. Allah’a iman ettiğini söyleyen bir insanın, kadına ve çocuklara şiddet uygulamayı kendi hakkı ve imtiyazı olarak görmesi, imanın ve insanın inkarı anlamına gelmektedir. Eş olmak, kadın ve erkeğin  ev içinde ve dışında birbirine değer vermesi demektir. Aile içinde ve dışında kadına yönelik şiddet, erkeğin kadını insan ve eş olarak değerli görmediği ve değersizleştirdiği anlamına gelmektedir. Kadının erkek şiddetine karşı korunması, kadının değerinin ve insanlığının korunması demektir. Kadına karşı şiddet uygulayan erkek, kadını değersizleştirmekle kalmamakta, aynı zamanda kendi insanlığını da değersizleştirmektedir. Şiddet, insan dahil hayata dair her şeyi ve herkesi değersizleştiren bir kötülüktür.  Kadın-erkek eşitliği, bütün insanlara  birbirlerini eşit fakat farklı görmelerini sağlayarak birbirlerini değerli görme ve değerli kılma sorumluluğu vermektedir.



 


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya