Zuheyr el-Harisi
TT

Yalnızca hoşgörü, başka bir şey değil!

Yaşanmış ve yaşanmakta olan çatışmalar, anlaşmazlıklar, çıkar kavgası ve savaşların ışığında, dünyanın bugün ihtiyacı olan şey budur. Ayrıca insanlığın ve engeller olmaksızın bizi bir araya getiren gezegenin değeri hakkında düşünmeye sevk edecek bir tefekkür ve rahatlama anına ihtiyaç var.
Afganistan’da yaşananlar olayların merkezinde yer alıyor ve kimse işlerin nereye gittiğinden emin değil. Önümüzdeki günlerde Taliban'ın politikaları nasıl olacak? Yirmi yıl öncekinden daha farklı olacak mı? Burada, Afganistan'ın radikal gruplar için bir sığınak ve mutasyona uğramış terör biçimlerinin yeniden üretilmesi için bir merkez haline geleceğine dair korku var. Bu, bugün “Taliban”ı tehlikeye atıyor ve bir tür meydan okumayla karşı karşıya getiriyor. Uluslararası toplum eylemlerini izliyor, değerlendiriyor ve yargılıyor.
Dini ideolojik radikal hareketlerin literatürü ve sahadaki eylemleri, Batı'da İslam şeriatının gerçekliğini anlamada bir kafa karışıklığı yarattı. Akılda kalan, DEAŞ gibi terör gruplarının eylemlerinin kalıplaşmış görüntüsü oluyor. Oysa İslam'da ılımlılık, Batı ile düşmanca bir yola girilecek önerileri desteklemez ve daha ziyade bir arada yaşama, hoşgörü ve diyalog kavramlarını içerir. İslam şeriatı bunu bin yıldan fazla bir süre önce ilan etti. Batı uygarlığı şimdi içerik olarak aynı kavramlara çağrıda bulunuyor.
Objektif bir şekilde sessiz ve derinlikli okuma, bir şeyleri görme ve hakkında hüküm verme konusunda zihni netleştirir. Bu, modern çağda medeniyetlerin birbirine olan yakınlığının gösterdiği üzere, bir arada yaşama ve barış iklimini arzulayan yeni bir dünya hayal ettiğimiz anlamına gelir. Bunun için insanlığın, içinden geçtiği tüm tarihsel süreçlerde olduğundan daha fazla diyaloğa ihtiyacı vardır.
Bir gün bakımlı ve görünümünden gurur duyan bir adam Sokrat’ın karşısına çıktı ve meşhur filozof ona şöyle dedi: “Konuş, konuş ki seni göreyim.” Filozof burada, insanın değerinin, konumunun ve onu farklı kılan şeyin düşüncesinde, aklında ve davranışında yattığını söylüyor. Burada önemli olan görünüş değil, içeriktir. Cinsiyet, renk ve ırk nedeniyle yapılan ayrımcılık, insanın hoşgörüsüzlüğü, değersizleştirilmesi ve haklarının ihlali anlamına gelir. Bunun, insanlar arasındaki ayrımcılığı sürdüren bir zihnin nefret dolu ırkçılığından başka bir anlamı olamaz.
Hoşgörü, bir arada yaşama ve barış ruhunu yaymaya çalışmadığımız sürece dünyamız istikrar içerisinde yaşayamaz. Bu dili popüler düzeyde teşvik etmek, dünya devletlerini hoşgörü değerlerini kökleştirmeye sevk eder. Son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde utanç ve acı verici sahnelerle karşılaştık. Biraz geriye çekilip ölüm ve barut kokusunu, kan ve ceset manzaralarını seyredebilirsiniz. Çeşitlilik, saygı, hoşgörü ve çoğulculuk kavramlarını pekiştiren ve ayrıca inisiyatifler sunan gerçek bir etkileşim olmadan bunlarla yüzleşmek mümkün değildir. Uluslararası kuruluşlar ve her ülkedeki ilgili makamlar tarafından oluşturulan programlar ve mekanizmalar yoluyla hoşgörü kavramını yüceltmek adına her türlü çabanın gösterilmesi gerekmektedir.
Şiddet eylemleri her millet, medeniyet ve din tarafından reddedilir. Her ne surette olursa olsun, onu haklı çıkarmaya ve mazeret bulmaya yer yoktur. Bu tür eylemler, -hiç şüphesiz- insanın insanlığına ve hayatın değerine aykırıdır. Nefret kötü bir hastalıktır ve insanın bencil ve iğrenç davranışlarda bulunmasına yol açar. Hoşgörü kültürünün yokluğu, toplumsal yaşamın doğasında bir dengesizliğe ve bölünmeye neden olur.
Burada tekrarladığımız fikrin hayat bulması, kişinin istikamet üzere olmasıyla gerçekleşir. Burada adalet anlamına gelen istikamet, kendi kabul ettiği inancı ile başkalarının aksi inançlarına saygı duyma arasında bir denge kurma becerisini göstermeyi içerir. Böylece taraflar arasında bir etkileşimin yolu açılır. İnsanı karşı görüşe saygı duymaya alıştırmak, hoşgörüyü ve bir arada yaşamayı doğuran insani bir gerekliliktir.
Halklar, seçkinler ve uluslararası örgütler, kültür ve düşünceye yönelik bilimsel bir eleştiri yönelterek, insanları birbirine bağlayan ilişkileri yeniden tanımlamalıdırlar. Hoşgörü, kültürel çoğulculuk ve ötekini kabul etme gibi değerleri teşvik etmek bir lüks değil, aksine zorunluluktur. Pandemi, dünyanın çehresini değiştirdi ve insanlara nabızlarının birbirine daha yakın olduğunu hissettirdi. Yeni bir gerçeklik ve hayat modeli empoze eden pandemiyle birlikte ortaya çıkan şeyler karşısında insanların endişeleri ve sorunları gözlerine daha küçük görünmeye başladı.