Vahdettin İnce
Yazar
TT

Kelimelerle uğraşırken neler geliyor insanın aklına diyeceğim de “ka aqil?”…

Arapçada insan kümeleri toplum içinde gördükleri işleve göre insan bedeninin aynı işlevi gören bir organına benzetilerek aynı isimle (bazen karışıklık olmasın diye küçük hareke değişiklikleriyle) isimlendirilmişler büyük ölçüde. Re’s(baş)-reis (başkan), ricl (ayak)-recul (adam), ayn (göz)-ayn (ayan, eşraf)...gibi.  Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bunu düşünürken bazen aklıma gelir, acaba insanın sahip olduğu akıl, zeka… gibi soyut meleke, duygu, yetenek ve güçler de bazı toplumlara, milletlere uyarlanabilir mi diye. Neticede Arapçayı vazeden Arap aklı, toplumu bir insan gibi tasavvur etmiş, mücessem bir varlık olan insanın ayağını, başını, gözünü… ad olarak toplumun aynı işlevi gören kümelerine yakıştırmış.  Neden insanın duygu ve melekelerini de uyarlamayalım biz de?... Neticede ilim, bilinenden hareketle bilinmeyeni bilmekten ibarettir.
Uzun bir zamandır İslam ümmetinin omurga milletlerini, Arapları, Farsları, Kürtleri ve Türkleri insanın soyut bazı melekelerine benzetiyorum nitekim. Dillerini, edebiyatlarını, tarihlerini, kültürlerini, sosyolojilerini az çok bildiğim için kendimde böyle bir hak görüyorum naçizane. Yanılıyor olabilirim. Erbabı daha isabetli benzetmeler yapabilir kuşkusuz. Ayrıca bugün için bu misyonlarından, tarihsel konumlanmalarından alabildiğine uzak oldukları da unutulmamalı.
Bana göre insanın duygu ve yeteneklerinden hareketle Araplara bir isim vermek gerekseydi bu hafıza olurdu. Farsların ismi herhalde şuur ya da hayal, dolayısıyla tefekkür olurdu. Türklere muhtemelen akıl adı verilirdi. Kürtlere de en çok yakışan isim zeka olurdu. Tabii, bu milletleri diğer melekelerden tümüyle yoksun gördüğüm anlamına gelmez. Biraz da durduğun, baktığın yere ya da toplumun belli bir konjonktürde öne çıkan özelliğine bağlı bir niteleme. Diğer bir ifadeyle tarihte oynadıkları rolü ya da bende uyandırdıkları intibaı esas alan bir benzetme. Çünkü tarihte Araplar İslam ümmetinin bütün ilim müktesebatını barındıran bir hafıza kadar derinlikli bir rol oynamışlar. Farslar bu hafızadan yüksek bir bilinç, felsefe, şiir, edebiyat üzerinden erişilmez bir şuur, bir irfan örnekliğini sergilemişler. Kürtler hafızanın derinliğine inerek, şuurun zirvesine tırmanarak her döneme uygun verileri medeniyetin istifadesine sunmuşlar. Türkler ise İslam sahnesine çıktıkları andan itibaren en üst örgütlenme biçimi olan devleti deruhte ettikleri için özellikle Osmanlı döneminde genel itibariyle aynı insanın melekeleri gibi ahenk içinde, birbirleriyle bağlantılı, birbirlerini besleyecek şekilde hareket eden bu melekelerin ürettiklerini bir neticeye bağlayan akıl işlevini görmüşler ve bu sayede muhteşem işlere imza atmışlar. Osmanlının şahsında devlet mekanizması ve onun muharrik gücü Türk aklı, Kürdistan ve Arabistan uleması aracılığıyla Kürt zekasından, Arap hafızasından ve Hafız, Sa’di, Hayyam ve Mevlana… gibi şairlerin eserleri aracılığıyla da Fars şuurundan, irfanından besleniyordu. Osmanlının sınırları ve tasavvur ufkunun içinde başka milletler de bulunuyordu kuşkusuz ve onlar da yukarıda değindiğim melekelerin yanında nefis, hırs, şiddet gibi başka duygu ve melekelere tekabül ediyorlardı. Daha geniş bir zeminde bunlar da irdelenebilir. Şimdilik biz ümmetin omurgasını oluşturan dört milleti, daha doğrusu fiziki beraberlikleri her şeye rağmen süren iki milleti ele almakla yetinelim.
Çünkü bugün ne yazık ki Araplar ve Farslar (çok az bir kısmı hariç) fiziki olarak bizimle aynı sınırlar içinde yaşamıyorlar. Mevcut koşullarda elimizde Türkler ve Kürtler var (Kürtlerin yarıya yakını başka ülkelerin sınırları içinde yaşıyor olsalar da hala çoğunluk burada) . Yine Araplar mealen “bir şey bütünüyle elde edilemiyorsa, tamamen de terk edilmez” demişler. Arapların şahsında hafızanın mücessem halini, Farsların şahsında tefekkür amaçlı şuur ve engin hayalı bu topraklarda yeterince işlevsel kılamıyorsak akıl olarak Türkleri, zeka olarak da Kürtleri aktif hale getirecek, işlevsel kılacak bir tasavvur ve bu tasavvura dayalı bir sistem geliştirmek mümkündür. Hafıza ve şuur bu doğal, medeniyetin ruhuna uygun sistemin mecrasına akmakta gecikmeyecektir nasılsa.
Zeka Arapçada kök anlamı itibariyle kesmek anlamına gelir. Akıl da bağlamak demektir. Mesela kaçmasın diye devenin ayağına bağlanan ipe akıl ile aynı kökten bir kelime olarak “iqal” denir. Şöyle bir benzetme yapmak mümkündür: Zeka (hafıza ve şuurun yardımıyla) bir ormandaki ağacın ne işe yaradığını kavrar, keser, biçer, düzeltir, akıl da onu birbirine bağlayarak mesela bir masa, bir kapı, bir dolap, ahşap bir ev… vs yapar. Zeka gördüğünü, duyduğunu, hissettiğini, tattığını, dokunduğunu akla gönderir ve akıl da onları belli bir sistem dahilinde birbirine ekleyerek yeni bir değere dönüştürür.  Zeka algılar, akıl anlar, anlamlandırır. Yani Arap’ın derin hafızası ve Fars’ın estetik şuuru bugün için yeterli yoğunlukta olmadığı için eksikliği hissedilse de Kürt’ün zekası ile Türk’ün aklı bir medeniyet inşasının ilk adımı olabilir.
Üstelik daha önce özellikle Osmanlı döneminde bir çok aksaklığa, olumsuz örneğe rağmen bir kez gerçekleştiği için bu sefer ki adım daha kolay olur diye düşünüyorum. O zamanlar işlenen hatalardan ders almak da mümkün olur üstelik. Taceddin el-Kurdi- Orhan gazi, Molla Goranî -Fatih, İdris-i Bitlisi-Yavuz ve Ebu Suud efendi-Kanuni ilişkisi aslında Kürt zekası ile Türk aklının ilişkisini temsil ediyordu ve Osmanlı bu tecrübe üzerinde büyüdü. Ondan sonra da Arap’ın hafızası, Fars’ın şuuru bu “batıya doğru akan nehrin” akışına katıldı.
Birkaç yüzyıl süren ölümcül hantallık döneminin ardından bir silkiniş fırsatı bellenerek ilan edilen Tanzimattan sonra bu doğal, değer üretici ahenk yavaş yavaş bozuldu. Peş peşe gelen süreçlerin kaçınılmaz kıldığı siyasal ve coğrafi ayrılıklar bir boksörün kafasına aldığı bir darbeden sonra bedensel bütünlüğünü yitirmesine ve organlarının bilinçsizce çırpınışına benzer şekilde Arapların, Farsların, Kürtlerin ve Türklerin şahsında hafıza, şuur, zeka ve akıl arasındaki bağlantı kesilmiş oldu. Herkes kendi başına kaldı adeta. Daha önce olmayan öyle devasa (aslında bir incir çekirdeğini doldurmayan) sorunlar ihdas edildi ki kimsenin bir başkasına dönüp bakacak, onu besleyecek hali kalmadı. Her biri beyhude bir çaba ile öbürlerinden bağımsız var olmaya koyuldu.  
Zekanın kök anlamının kesmek olduğunu söylemiştik. Makas gibi kesici bir alet yani. Makas ile bir kumaşı elbise olacak şekilde kesmek mümkündür. Ama aynı makas bir çocuğun elinde ise o kumaşı hiçbir işe yaramayacak şekilde paramparça eder.
Biraz önce tarihte zekalarıyla medeniyet mimarisine muazzam katkılar sunduklarını söylediğimiz Kürtler yüz yıldır bu zekalarını hem kendilerini, hem çevrelerini bitap düşürecek bir verimsizlik uğruna harcıyorlar. Eşyanın, insanın ve hayatın doğal mecrasında akmasının önünde bir set işlevini gören Kemalizm sayesinde Kürtler bir asırdır varlıklarını, dillerini, kimliklerini, kültürlerini…kısacası kendilerini, yaşadıklarını kanıtlamakla meşguller. Bu akıllara ziyan süreçte tüketilen zaman, enerji, değer, sosyoloji açısından tam bir kıyım yaşamaktadırlar, cana yönelik kıyımları saymıyorum bile.    
Akıl ise “bağlamak” demektir demiştik. Yine Türklerin Osmanlının şahsında ümmetin diğer milletlerin yeteneklerini birbirine ekleyerek, bağlayarak değerler bütününe dönüştüren akıl vasfını hak ettiklerini de söylemiştik. Fakat tanzimattan beri bu akıl, yukarıda işaret ettiğimiz misyonundan fersah fersah uzaklaşmış. Özellikle son yüzyılda adeta ve sadece Kürtlere odaklanmış diyebiliriz. Bütün enerjisini, eforunu, tecrübesini, kabiliyetini bu mesele için atacağı adımlara, geliştireceği önlemlere teksif etmiş bulunuyor. Gözü başka bir şey görmüyor.
Türk aklının bu soruna yoğunlaşması, diğer bütün gerçekleri adeta ertelemesi yüzyılın öncesinden başlıyor ve aklın bu şekilde at gözlüğünün sınırlarına hapsedilmesi ile birlikte küçülme devam etti, kaybolan toprakların yanında muazzam büyüklükte bir ufuk da kaybedildi. Nihayetinde akıl, aklettiğinden ibarettir. Geçmişte üç kıtayı kavrayabilen Türk aklı bugün için Kürt sorununun sınırlarını aşamamaktadır.
Ünlü Kürt destanı Mem û Zîn’de Mem, rüyada gördüğü Zîn’e kavuşmak için üç gün üç gece durmadan atını sürer. Sonunda bitap düşen at dile gelir ve Mem’e şöyle seslenir:
Memo, tu çiqas xortekî mest î
Sê roj û sê şev e l’ser pişt amin nawestî
Mal mîrato ka binêre
Qeydê lingê min birrî gîhande hestî
(Memo, nasıl sarhoş bir gençsin böyle/ üç gün üç gecedir sırtımda yorulmak nedir bilmezsin/ evi miras kalasıca, bir bak hele/ayak bağı (iqal) ayağımı kesip kemiğe dayandı).
Bütün enerjisiyle Kürt sorununa odaklanan Türk aklı yüzyıldır ölümcül bir şekilde kan kaybettiğini anlamayacak kadar kendin geçmiş bulunuyor.
Ya da hafıza, şuur ve zekayla bağını kesen akıl boşa dönen bir değirmen taşı gibi kendi kendini yiyip bitiriyor.
Kürtler böyle durumlar için “ka aqil?!” derler. Nerede akıl?…