Şarkul Avsat Türkçe https://turkish.aawsat.com Şarkul El-Avsat gazetesi dünyaca en ünlü günlük Arapça gazetesi sayılır. Farklı dört kıtada bulunan 12 şehirde aynı anda basılmaktadır. http://feedly.com/icon.svg

Lübnanlıların değişim ve silaha dair konuşmaları: Saflık, budalalığın tek alternatifi değildir

Lübnanlıların değişim ve silaha dair konuşmaları: Saflık, budalalığın tek alternatifi değildir

Çarşamba, 25 Mayıs, 2022 - 12:45

Lübnan'da 1975-1976 yılları arasındaki ilk iç savaş öncesindeki on yılı kimler hatırlıyor? O zamanlar siyasi ve toplumsal değişim çağrısı yapan güçler tüm ülke genelinde azımsanmayacak bir desteğe sahipti. Değişim taleplerinin içyüzünden bağımsız olarak bu güçler, mezhepçilik, bölgecilik ve etnik siyaset anlayışını aşmayı başarabilmişti. Lübnan Komünist Partisi ve Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi bu güçler arasında öne çıkıyordu. Her iki partinin de farklı bölgelerde ciddi destekçileri vardı. Yine aynı şekilde iç savaştan önce, mezhepçi yaklaşımı ve sistemi eleştiren ve bireylerin haklarına odaklanan oluşumlar meydana çıktı. Demokrat Parti ve Farkındalık Hareketi bu oluşumlara örnek olarak gösterilebilir. Aşırı dinci Ketaib Partisi’nin içinden dahi ‘Genç Akım’ ya da ‘Sol Ketaib’ olarak adlandırılan bir akım çıktı. Bu akım din ve mezhep temelli siyasetin terk edilmesini savunuyor ve köklü reform talebinde bulunuyordu. Ülke genelindeki birçok kulüpte çok sayıda düşünür, sanatçı ve toplumsal şahsiyet, bireyin öncelikli olduğu modern bir anlayışın benimsenmesini savunuyordu. ‘İki yıl savaşından’ önce ülke genelinde rüzgarlar bu yönde esiyordu.  

Peki, 1975-1976'da ne oldu? Bu olguların bir kısmı tamamen ortadan kalktı, bir kısmı ise ciddi bir biçimde zayıfladı. Mezhepçi ve dinci politikayı benimseyenlerin sayısında artış yaşandı. Seküler ve mezhepçi olmayan partiler yok olma sürecine girdi. Değişimden umudunu kesen ve ‘mezhepçi savaş’ nedeniyle hayal kırıklığına uğrayan birçok değişim taraftarı çareyi ülkeyi terk etmekte buldu. Etnik ve mezhep temelli siyaset anlayışının yeniden güçlenmesinin nedeni son derece basitti; silahların konuştuğu bir yerde, mezhepsel ve etnik aidiyetler canlanır ve etkisini genişletir. Ötekine daha fazla şüphe ve korkuyla yaklaşır, kendinizden olanla yakınlaşırsınız. Eski anılar canlanır. Bunlar arasında ayrım gözetmeksizin bombalamaya maruz kalmak, kimlikteki aidiyeti nedeniyle sebepsiz yere öldürülmek, mezhebinden ya da etnik kimliğinden ötürü yerinden edilmek gibi anılar vardır. Tüm bu yaşananlar, mezhepçiliğe karşı çıkan güçleri zayıflattı ve onları siyasi denklemin dışına itti. İşin trajikomik yanı ise toplumsal değişim çağrıları yapanların da bu iç savaşta silah kuşanarak, değiştirmek istedikleri güçlerin yanında yer almasıdır. Sahiden de bir değişim gerçekleşti ancak bu değişim, onların değiştirmek istediklerine dönüşmesinden ibaretti. Bir sonraki aşamada ise herkesin önceliği, şu ya da bu ‘silahlı gruba’ intisap ederek hayatta kalmaktı. Açıkçası buna bir toplu intihar denemesi denilebilir.  

Bu acı deneyimi, özellikle son parlamento seçimlerinden sonra niçin hatırlatma gereği duyduk? Çünkü bugün de silah konusunu çözmeden ya da tartışmadan, değişimin mümkün olabileceğini ya da tartışılabileceğini düşünen iyimserler var. Barışçıl halk hareketleri, ekonomik çöküş ve Beyrut Limanı’ndaki nükleer benzeri patlamadan sonra yapılan seçimlerde, sayıları azımsanamayacak kadar genç milletvekili parlamentoya girmeyi başardı. Bu kişiler mezhep temelli siyaset yapmadıkları gibi sıkı birer reform taraftarıdırlar. Bu kadar önemli gelişmelerin ardından, değişim taraftarı milletvekillerinin sayısı beklenilenden az olsa da genel olarak bu iyiye işarettir. Bununla birlikte iki düşüncede bulunmamız gerekir. Birincisi, tabirde hata olmazsa “iki yıl savaşı yasaları” halen yürürlüktedir. Yani silahlar, mezhepçi anlayışı yenilemek ve körüklemek için hala en önemli kaynağı teşkil etmektedir. İkincisi; silahın siyasete galip gelme gücü, siyasetin silaha galip gelme gücünün çok daha üstündedir. Bu da demek oluyor ki mezhepçi yapılar, değişimin kendisini mezhepçi taleplere dönüştürebilir. 2005’te güvenlik mekanizmasının parçalanmasının, Hariri suikastı davasının ve Suriye ordusunun ülkeden çıkarılması çağrılarının mezhepçi taleplere dönüşmesini hatırlayalım. Sonuçta silahların varlığını unutup yok sayabiliriz ancak bu, silahların bizi unutacağı anlamına gelmez.

Hizbullah’ı örnek verelim... Bir yandan siyaset üzerinde silahların gölgesine ilkesel olarak karşı çıkan demokratik kurumların desteğini arkasına almak istiyor, diğer yandan varlığını ancak silahlar sayesinde ayakta tutabiliyor. Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın geçenlerde sarf ettiği “Ülke kırk yıldır direnişin silahlarıyla birlikte uyumlu bir şekilde yaşıyor” sözleri manidardır. Çünkü bu ‘uyum içinde’ sürdürülen acı yaşamın, insani, ekonomik, anayasal kurumların tahribi ve devlet kurumlarının işlevsizleştirilmesi gibi ağır maliyetleri oldu. 2006’dan önceki ve sonraki savaşların Lübnan halkı üzerinde birçok olumsuz yansıması oldu. Güç ve hukukta üstün olduklarını halka dayatmaları 2008’de daha bariz bir şekilde ortaya çıktı. Paralel bir devlet inşa ederek, Lübnan’ın Arap ülkeleriyle ve uluslararası güçlerle olan ilişkilerini baltaladı.  

Değişim ve silah bir araya gelmeleri mümkün olmayan zıt kavramlardır. Bunu en iyi bilenlerden biri de Hizbullah’tır. Hizbullah her zaman kendisine reformist olmasını tavsiye eden solcu müttefiklerinden daha zeki ve bilgili olduğunu defalarca kanıtlamıştır. Tabii bu söylediklerimiz, silaha karşı silahla mücadele edilmesi gibi bir çağrı yaptığımız anlamına gelmez. Bununla birlikte pasifist saflık, intihara meyilli budalalığın tek alternatifi olmamalıdır. 


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya