Ekrem Bunni
Suriyeli yazar
TT

Yeni Suriye hakkında sorular!

Suriye meselesindeki son gelişmelerle ilgili sorular kesilmek bilmiyor. Bunlardan en önemlisi, konumunun önemi ve rolünden ötürü Türkiye ile Suriye arasındaki uzlaşı olasılığının ilerleyişi hakkındaki göstergeler ve açıklamaların yarattığı tartışmalardır. Türkiye'nin ulusal güvenliğine güvenceler sağlamak amacıyla 1998 tarihli Adana Anlaşması'nda düzenlemeler yapmayı teklif eden bu açıklamaları, güvenlik düzenlemeleri için bir basın kılıfından ibaret görmek doğru mu? Başka bir deyişle Ankara'nın bu açılımı gerçekleştirme konusunda ciddi olmadığına inananlarla nereye kadar gidilebilir? Onlar söz konusu açılımın, Ukrayna'daki savaşın daha net sonuçlarını görmek ve Suriye'deki yaklaşmakta olan askeri operasyonunu engelleyen durumların aşılmasını beklemek amaçlı biraz zaman geçirmekten ibaret olan bir manevra olduğunu düşünüyorlar.
Diğer taraftan Ankara’nın, Moskova'nın baskısı dolayısıyla Suriye dosyasında işbirliği yapmak zorunda kaldığına inananlar var. Bu, Halep kentindeki krizin sona ermesine katkısına ve Rusya ve İran’la olan Soçi ve Astana süreçlerini başarılı kılmak için yaptığı sözleşmeye benziyor. Öte yandan buna Moskova ile kadim ve geniş ekonomik çıkarları koruma hedefi eşlik ediyor. Belki de Türk lirasının değerindeki düşüşü veya dalgalanmayı durdurmak adına ekonomik anlaşmalar yapmak, petrol ve gazdaki ucuz hisseleri çekmek istiyor.
Bu eğilimin arkasındaki motivasyonun Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) Suriye'deki bazı yükümlülüklerden kurtulma ihtiyacı olduğunu görenlere ne söylenebilir? Bunların başında ise, sığınmacıların büyük bir bölümünün geri döndürülmesi, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kuşatılması ve sınırdan güvenli bir mesafede tutulması çabaları yer alıyor. Bundan amaçlanan, Haziran 2023'teki parlamento seçimlerini kazanmasını sağlayacak bir popülerlik kazanmaktır. Çünkü siyasi muhalifleri onu, ülkenin ulusal ve sosyal güvenliğini Suriye Kürtlerinin tehditlerine ve dört milyon mülteci almaktan kaynaklanan tehlikelere maruz bırakmakla itham etmektedir. Ayrıca sonuç vermeyen askeri operasyonlar için ayrılan büyük bütçeler gibi durumlar nedeniyle ekonomiye taşıyamayacağı bir yük yüklemekle suçlanmaktadır.
Yaşananları, yangınları söndürmenin ve kalıcı barışı sağlamanın anahtarı olarak değerlendirmek gerçekten doğru mu? Ya da bazı komplocular tarafından yorumlandığı haliyle, Türkiye'nin İran etkisini doğrudan absorbe etmek amaçlı Suriye'deki rolünü güçlendirme girişimi olarak görmek mümkün mü? Bu kimselerin, yaşanan acı deneyimlerin ardından, bunun pratik ve politik olarak imkansız olduğunu gerçekten anlayıp anlamadıklarını bilmiyoruz. Bunun sebebi, yalnızca Şam rejiminin Tahran’daki yöneticilere olan derin bağlılığı ya da İran’ın milislerinin şu anda önemli askeri bölgeleri kontrol etmeleri ve bir dizi ekonomik ve hizmet sektörünü tekellerine almaları değildir. İran, mezhepsel anlamda toplumsal dokuya nüfuz etmiştir ve Şam, Humus, Hama ve Deyrizor kırsallarındaki ve şehirlerinde birçok hassas bölge ve kasabaya binlerce destekçisini yerleştirerek buradaki demografik yapıyı değiştirmiştir.  
Tahran nükleer anlaşma müzakereleriyle mali yaptırımları sona erdirmeyi ve bazı dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasını başardığında durum ne olacak? Tahran hiç şüphesiz bunları yayılmacı politikasını güçlendirmek için kullanılacaktır. Önceki anlaşma imzalandıktan sonra olan şey de tam olarak buydu. Nitekim bu varlıkların büyük bir kısmı, Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen'de bugüne kadar devam eden krizlere ve gerilimlere sebep olan milislerin ve Tahran’ın bölgesel nüfuz projelerinin finanse edilmesi için kullanıldı.
Bu sorular başka soruları da akla getiriyor. Örneğin, böyle bir ihtimalde ilerleme sağlandığında bunun Türkiye'nin bölgedeki askeri varlığı üzerindeki etkisi ne olacak? Suriye'nin kuzeyindeki kontrol alanlarından çekilecek mi yoksa varlığını meşrulaştırarak bu alanları coğrafyasının bir uzantısı haline mi getirecek? Ayrıca Ankara'ya yakın rejim karşıtı silahlı grupların ya da Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ), Huras ed-Din ve diğerleri gibi bir miktar özerkliğe sahip olan örgütlerin akıbeti ne olacak? Hakimiyet ve nüfuz şanslarını artırmak için yakınlaşacaklar mı, yoksa ihtilaf ve çatışmalar tırmanacak mı? Ayrıca muhalefetin kendi aralarındaki siyasi ilişkilerinin yanında Ankara hükümeti ve Şam rejimi ile ilişkileri nasıl olacak? Muhalefetin, rejiminkiyle aynı ya da daha şiddetli bir tehlike olarak gördüğü Suriye’deki Kürtlerin durumu konusundaki tutumunu yeniden gözden geçirmesi mümkün mü? Diğer taraftan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) ve özerk yönetim liderleri, tek taraflı uygulamalarını eleştirel bir şekilde gözden geçirir mi? Ya da diğer Kürt güçlerinin yanı sıra Arap veya Süryani güçleriyle ilişkilerini düzeltme girişiminde bulunur mu?
Ayrıca, özellikle Türk hükümeti ile muhalefet arasında tartışma konusu haline geldikten sonra Suriyeli mültecilerin durumu ne olacak? Her ikisi de, farklı derecelerde olsa bile, popülerlikleri üzerindeki etkilerini azaltmaya çalışıyor. Öyle ki bunun bedeli, giderek artan geçim kaynakları ve sığınma koşullarıyla bağlantılı olarak binlerce Suriyeli mültecinin “en-Nusra Cephesi” ya da rejimin cehennemine zorla geri gönderilmesi olabilir. Ayrıca Batılı ülkelere nakledilmeleri ve ilticaları her ne kadar imkansız olmasa da Avrupalı toplumların milyonlarca Ukraynalının akını sonucunda altında kaldıkları güvenlik ve insani yüklerin ardından oldukça zor görünüyor.
Tüm bunlar bugün her dilde sorulan meşru sorulardır. Ancak bu sorulara verilen cevaplar farklı acılar ve hizalanmalar arasında değişiyor. Bir taraftan durumu, Ankara'nın rejime karşı on yıllık açık düşmanlığından sonra böyle bir dönüş yapmasının imkansız olmadığı yönünde okuyanlar; diğer taraftan rejimin -İran’ın da desteğiyle- şartlarını dayatarak ve herhangi bir yükümlülükten kaçınarak uzlaşmamada ısrar edeceğini düşüneneler var. Bunların arasında ise, barutu yeniden keşfediyormuş gibi, politikaların inşasında ilkelerin ve arzuların değil, çıkarların etkin olduğunu tekrarlayıp duranlar var. Ancak herhangi bir ilerleme kaydedilmesi durumunda, rejimle kendi şartlarında açılım ve normalleşme sürecinin Suriyeliler için yaratacağı acı ve ızdırabın boyutuna da dikkat çekmek gerekir. Bu acılar, yıkım, öldürme, tutuklama, yerinden etme ve oybirliğiyle alınan uluslararası kararların -ki en önemlisi 2254 sayılı karardır ve bu karar uygulanmaksızın Suriye halkının haklarına kavuşması mümkün değildir- ihlali gibi sahadaki gerçeklerin ötesine geçmektedir.