Vahdettin İnce
Yazar
TT

Köpekli İstanbul’da Şafii Kürdün değnekli dolaşamama sorunsalı

Bizim köy bir alem. Evrenselin merkezi İstanbul’da hangi global kriz çıksa mutlaka çözümünü bizim köyde bulurum. Neticede Kürtçede globala grover denir. Mübarek köy değil medinetu’l fazıla. İddia ediyorum, eğer bizim köylüler Kürtçe değil Almanca konuşsalardı şimdi medeniyet mimarları, felsefe dehaları, hermonotik uzmanları, tarihselciler, gelenekçiler, treni kaçırmış modernistler, elinde kazma dolaşan yapıbozumculardan tutun bohem bohem takılan geç kalmış medeniyet kurucularına kadar bilumum seçkin zevat kafileler halinde bizim köye seferler düzenler idelerle aydınlanmış olarak dönerlerdi. N’eylersin ki Kürtçe “li bazarê bê xerîdar e” (pazarda alıcısı yok). Örneğin şu köpek meselesinin çözümü bizim köydedir. Nasıl mı? Anlatayım.
Bizim köyün bilgelerinin anlattığına göre köpeklerle Kurtlar “pismam” (amca çocukları) olarak birlikte yaşıyorlarmış, ta “Mîrze Miheme” zamanında. Birlikte sürülere saldırır, birlikte yiyorlarmış. İnsanlar bu güç karşısında çaresiz kalıyorlarmış. Derken bir gün Kurtlar köpekleri dışlamışlar, av sırasında az koşuyorlar ama sıra yemeğe gelince doymak nedir bilmiyorlar diye. Kurtların bu tavrı köpeklerin zoruna gitmiş ve o günden sonra Kurtların en büyük düşmanları olan insanlarla işbirliği yapmaya karar vermişler. Bunu ilk “Mîrze Miheme” fark etmiş ve köpek devşirme işlemini başlatmış. Tabi adı “Mîrze Miheme” değil “Hermes” olsaydı “waoow!” çekerdiniz!  O gün bugündür bilinen bir gerçektir, devşirmeler eski kökenlerine karşı acımasız olurlar. Böylece insanlar devşirdikleri yeni müttefikleri sayesinde sürülerini rahatlıkla otlatmaya başlamış, yaylalara çıkabilmişler. Kurtların saldırı taktiklerini çok iyi bildikleri için köpekler, o gün bugün insanların vazgeçilmezleri arasında yerlerini almışlar. Bizim köyün bilgelerinin dediklerine göre Kurtlar yaptıkları hatayı anlamışlar ve her gece ortak dilleri olan ulumayla köpeklere “yuvaya dönün” çağrısı yapıyorlarmış. Köpekler de “geçti o günler, onu bizim payımızı gaspederken düşünecektiniz. Hadi! Hadi! Hav! Hav!” diye cevap veriyorlarmış. Gözlemlerime (hatta okumalarıma) göre köpeklerin Kurtlara duydukları hınç bitecek gibi değil.
Çocukluğumun kışlarından biriydi. Avcılar dağda bir Kurt vurmuşlardı. Hava fırtınalı olduğu için köye kadar taşıyamamışlardı cesedini. Ertesi gün fırtına dinince gidip getirdiler. Hayvancağızın cansız bedeni taş gibi sertleşmişti. Köyün meydanında dört ayak üzerine diktiler. Birinin aklına köpekleri Kurtla sınamak geldi. Bakalım bunların hangisi cesurdur diye. Eğlenceli bir manzaraydı. Gelene gidene havlayan, yakalarsam parçalarım edasıyla diş gıcırdatarak zincirini koparmaya çalışan, hele çocuklara karşı pek cesur olan, köylülerin “mol” (tam Türkçesi kolpa) dedikleri bütün geveze köpekler ilk etapta doludizgin Kurda doğru hamle yapıyordu, ama onun Kurt olduğunu anlayınca da kuyruklarını kıstırıp gerisin geri kaçıyorlardı, mol mol viyaklayarak hem de. Bir de köyün ağır abileri edasıyla gün boyu sessiz duran, üşengeç üşengeç yatan, gelene gidene aldırmayan köpekler vardı, onlara “Gurêx” (çoban köpeklerine verilen isim) derlerdi. Onlardan birini getirdi sahibi. Meydanda duran Kurdu göstererek zincirini çözdü. Olaya müdahale etmeye gelen mahallenin ağır abisi edasıyla önce paytak paytak yürüdü Kurda doğru. Karşısındakinin Kurt olduğunu anlayınca ok gibi fırlayarak karnına dişlerini geçirdi ürkütücü bir hırlamayla, atalarının gaspedilmiş payının hıncını alırcasına. Sonra birden durdu. “Ne lan bu, bir ölüyü mü çıkardınız karşıma!” dercesine ağır adımlarla geri döndü. Belki de “bu insanlardan korkulur valla” diyordu içinden, kim bilir.
Şafiiliğin etkisi midir yoksa bazı “mol” köpeklerin kaç kere kovalamış olmasından mıdır, ben de köpekten çok korkarım. Şafii olanlar bilir. Bizim mezhebimizde köpek domuzla bir tutulur. Domuz gibi o da necistir. Fakat köy hayatı da köpeksiz olacak gibi değil. Bizim köylüler araya bir mesafe koyarak çözümü bulmuşlardı. Herkes yerini biliyordu. Yerini bilmeyen bir sergerdenin çıkması ihtimaline karşı herkes de değnekli gezerdi köpekli köyde.
Kışların birinde samanlıkta yer kalmadığı için babam samanımızın bir kısmını harman yerinde bırakmıştı. Her sabah oradan sepetle saman getirmek, sonra arpa ile karıştırarak koyunlara, keçilere vermek benim görevimdi. Harman yerine gitmek için mutlaka İskender amcanın evinin önünden geçmek gerekiyordu. Çalê diye bir köpeği vardı. Çocuklara zarar vermesin diye gündüzleri zincirle bağlarlardı. O uğursuz gün oradan geçip harman yerine giderken beni fark etmedi. Fark etseydi, zincirli de olsa mutlaka havlardı. Ama hiç sesi çıkmadı. Ben de sepeti doldurup sırtladım ve İskender amcanın evinin önünden geçtim. Birden Çalê havlamaya başladı. Korkmadım, çünkü nasıl olsa zincirlidir diye düşündüm. O da ne, Çalê ile aramızda bir iki metre kadar mesafe kalmış. Baş aşağı sepetle koşmaya başladım, Çalê ardım sıra. Bir yerde kara battım ve sepetle birlikte yuvarlandım. Sepetteki bütün saman başımdan aşağı dökülmüştü. Tabi bağırıp çağırmamla İskender amca yetişti. Geceden serbest bıraktıkları Çalêyi zincirlemeyi unutmuşlar meğer. Ne zaman bir köpek görsem Çalê gelir aklıma. Travma.
Yine bir kış mevsimiydi. Patnos’ta minibüse binmiş halamın Suphan dağının eteklerindeki köylerine gidecektim. Minibüs köyün bir iki kilometre yakınına kadar gidebildi. Yolun kalan kısmı kapalıydı. Yaya gidecektim. Köyü görüyordum. Biraz yol aldıktan sonra Suphan’dan korkunç bir fırtına eşliğinde göz gözü görmez bir sis çöktü ovaya. Gözlerimin önündeki köy kayboluverdi. Geride kalan minibüsü de göremiyordum. Öylece kalakaldım. Muhtemelen az sonra donakalacaktım. Sonra köpek seslerini duymaya başladım ve tarihsel müttefiklerimizin kurtarıcı gibi yankılanan bu seslerinin geldiği tarafa doğru yürümeye başladım. Derken kendimi köyün ortasında buldum. Hayatımı kurtarmışlardı köpekler.
Köpeklerle iç içe değil ama yan yana bir hayat vardı bizim köyde. Herkes yerini bilir, mesafesini korurdu. Şafii bir köy olmamız nedeniyle dinen de mesafeli durmamız gerekiyordu. Yalnız, “köpeklerle mesafeli durduğumuz için mi şafii olmuşuz yoksa şafii olduğumuz için mi mesafeli durmuşuz” sorunsalını bizim köylüler dahi çözememişlerdi. Neticede mesafeliydik. Ama beraberdik. Çünkü birbirimize muhtaçtık.
Bir gün Şafii bir Kürt şehrinde okuyan kızım aradı. “Baba! Köpek gezdiren şafii Kürt gördüm” diye heyecanla anlatıyordu. Aradaki mesafenin kaybolması tuhafına gitmişti. “Şafiilik mi etkisini yitirmiş yoksa bizim köy mü global düzeyde bilgelik üretme kapasitesini kaybetmiş” bilemedim. Bildiğim, denge bozulmuş, mesafe kaybolmaya başlamıştı.