Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Arap aydınları tıkanma dönemlerinde nasıl çalışıyorlar?

Entelektüel kültür, oryantalizm ve aydınlanma (genel kültür), uydu kanalları dünyasında ve iletişim çağında fikri fukaralıktan muzdariptir. Kalplere ve zihinlere eğlencenin, elektronik orduların, seviyesizliğin, ahlaki yozlaşma iddialarının ve cepheleşmelerin hâkim olduğu Arap dünyasında durum pek de farklı değildir.
Yazılı kültürü temsil eden insanların sayısı iyice azaldı, zira siyaseti her şeyin merkezine alan, kamuoyu ile ilgilenen partilerin çalışmalarına daldılar ve aslında zihinsel ve psikolojik rahatsızlıklarını yansıtmaktan başka bir şey de yapmıyorlar.
Şu anki zamanı 90'lara kadar yaşadığımız ideolojik dönem ile karşılaştırırsak, bilginin kalitesi ve aydınların (partilerde yer alanlar dahi) açmaya veya çağrı yaptıkları ufuklar açısından o dönemin daha iyi olduğunu görürüz.
İdeoloji çağında (50'ler ve 90'lar arasında), entelektüeller ve politikacılarda, özgürlük ve kurtuluş kültürünün çekirdeği olması hasebiyle değişimi savunan radikal tutumlar egemen olmuştu.
Kamudaki adamlar, Soğuk Savaş çatışmalarında aktif olarak yer alırken, entelektüeller –ki geneli solculardı- çoğunlukla üç bölüm halinde çalışıyorlardı:
İlk bölüm, Anti-Amerikanizm, Batı kampı ve emperyalizmin payandası kapitalizm karşıtlığı üzerinden kendini gösteriyordu.
İkinci bölüm, siyasal özgürlükler ya da vatandaşlık hakları kavramlarını kınıyorlardı.
Bu türden kavramların birer yalan ve aldatmacadan ibaret olduğunu savunuyorlardı. Önemli olan hususun, insanları ihtiyaçtan, bağımlılık ve tüketim kültüründen uzaklaştıran ekonomik ve sosyal özgürlükler olduğunu dillendiriyorlardı.
Üçüncü Bölüm, kültürel ve fikri (ve dini)  mirasın modern, aydınlanmış ve liberal çağa girmenin önündeki engel olduğunu söyleyerek bu geleneksel birikimden kurtulma çağrıları yapıyorlardı.
Pek fazla bir verim ve başarı elde edildiği söylenemez. Özgürlük ve kurtuluş “genellemeleri” yalnızca büyük umutlar yaratmaya yarar.
Ayrıca sunulan alternatifler anlık çözümler sunmaktadır. Genel anlamda ya da olayı resmederken basmakalıp ve baskın bir zihin kültürü hâkimdir.
Fikri ve eylem bağlamında içerdiği kolaylık cazip gibi görünse de, insanlığa zarar vermektedir.
Geleneksel birikime ve selim duygulara bazı çıkarlar ve değerleri ön plana çıkararak zarar vermektedir. Benim bahsettiğim fayda ise, her şey hakkında büyük tartışmalara neden olmalarıdır. Özellikle, uzlaşmayı değil de radikal tutumları öne çıkarmaları bir canlılık oluşturmuştu. Bu tez ve sistemler, yazılı kültürün hâlâ hâkim olduğu bir dönemde, üniversite öğrencileri arasında yayılmıştı. Öğrenciler aynı zamanda şimdiki zaman ve geleceğin sorumluluklarına oldukça duyarlıydılar.
Muhammed Abid el-Cabiri, dini ve kültürel mirası ele alıp “Arap Aklının Eleştirisi” adı altında eleştirdiği ve yeniden yorumladığı o dönemde, öğrencilerini onlarca kitapla tanıştırıyor, onlara İbn Rüşd rasyonelliğini ve tümevarım (Burhan) yöntemini benimsetmeye çalışıyordu. Mesela Muhammed Arkoun, "İslami aklın eleştirisi” adı altında kültürel ve dini bir uyanış için mücadele ederken, genç okuyucularının Fransa'da tarih, Din felsefesi, Ahlak felsefesi alanında yayınlanmış onlarca kitaplarla tanışmasını sağlıyor ve "zihinsel değişim" adını verdiği faaliyetlerini yürütüyordu.
Cabiri’nin hayranları, beğensin ya da beğenmesin kitaplarını okumaya hevesliydiler.
Arkoun’un hayranları, İslam kaynaklarını modernist bakış açısıyla okumaya çalışıyorlar, İslami aklın dar düşünce kalıplarından kurtulması için çaba sarf ediyorlardı.
Aslında Arkoun, Cabiri ve Hasan Hanefi öncesi döneme damgasını vurmuş Akkad, Taha Hüseyin ve Ahmed Emin gibi şahsiyetler tam anlamıyla ideolojik bir kuşak değildi. Okumayı seven liberal muhafazakâr bir nesildi.
Bir sonraki nesil ise, ideolojik bir tutum sergiledi. Ancak bu kuşak, sonraki kuşağa düzinelerce kitap naklettiler, içeriklerinde birçok tez ve fikirler vardı. İdeolojik bir tutum sergileyen ilim adamlarımız da birçok kitap naklettiler.
Her iki kuşak da delile dayalı düşünce yapısı ortaya koymaya çalıştılar, şahsi düşüncelerini geri plana attılar.
Ancak ideolojik tutum sergileyen ilim adamlarımız daha katı bir tutum benimserken, liberal muhafazakâr kuşak daha sakin bir tutum sergilemeyi tercih etti.
Bütün bu ön bilgileri neden verdim? Çünkü zamanımıza hâkim olan düşünce fukaralığı- ya da ben öyle düşünüyorum- iki kuşak arasında bir karşılaştırma yapılmasını gerekli kılmaktaydı.
Kesin ve anlaşılır olmak için karşılaştırmayı evrensel değil yerel olarak yaptım.
Geçmiş Arap ve İslami dönem, dünyaya iki türlü tepki vermenin dışına hiçbir şekilde çıkamadığını da burada ifade etmeliyim; ilki sadece reaksiyon gösterme, diğeri ise ondan alabildiğine etkilenme.
Günümüzde ise, doğrudan bir reaksiyon gösterme dışında bir tutum benimsenmemektedir.
Köklü ve sert küresel değişimler yaşıyoruz. Bireylerin veya fikri akımların önderlik ettiği yazılı kültür oldukça gerilemiş durumda. İletişim araçları kültürü, bunun yerine geçmiş görünüyor.
Ben bunu “kültür” olarak adlandırıyorum, ancak kesinlikle yazılı bir kültür değil, çünkü makale, kitap ya da en azından bir televizyon programındaki kültürel bir bilgiye dahi dayanmamaktadır. Bilakis iletişim araçlarında dönüp dolaşan az sayıdaki söz ve kelimelere ya da sonu gelmez basit şakalara dayanıyor.
İki yüzyıldan uzun bir süredir “bireyciliği” göklere çıkaran Batılılar dahi bu düşünce fukaralığı karşında şaşırıp kaldılar.
Kendileri, uzun bir süre bunu "kültür" olarak adlandırma konusunda tereddüt yaşadılar ve daha sonra Modernizme karşı bir tepki olarak “postmodernizm” aşamasına geçtiler.
Bu dönemde ise kadim bazı yazarların, din filozoflarının, ilahiyatçıların ve ekonomik analistlerin bazı eserlerini okumaya daldılar. Bu okuduklarını da bazı kalıplara sokmaya gayret ettiler.
Aslında sadece yaşamın çeşitli yönlerinin görünen sonuçlarını okuduklarını kendileri de itiraf etiler.
Zihinsel değişimlerin neden olduğu bazı yüzeysel analizlerden öte bir anlam ifade etmemekteydi.
Bu durumu, Rasyonalizm ve ideoloji yokluğunun getirdiği bir sonuç olarak görmeye başladılar.
Şimdiye kadar sadece, zihinsel ve toplumsal parçalanmanın bir sonucu olarak, karşı cinsler arası ilişkilerle ilgili kavramlar ve modern dünyanın dayattığı değer ve ilkelerle meşgul olduklarını fark ettiler.
Arap ve İslami alanda iletişim araçları ve bundan kaynaklanan düşünceler ve tehlikeler egemen olmaya başladı.
Yazılı kültür, kitaplar, makaleler ve bilgi mekanizmaları okuyucu kitlelerini kaybettiler.
“Postmodern zihniyetin” okuma ve eleştiriye ciddi bir katkısı olmadı ve sağlıklı bir tahlil derinliği ortaya koyamadı.
Geçmişte Araplar ve Müslümanlar için geçerli olan ideolojinin başka bir şekli olarak kaldı. Ufku olmayan ve herhangi bir ufkun açılmasına da çağrı yapmayan karanlık bir kültürdür.
Kurgusal bir kültür olduğunu da iddia etmiyorum, bilakis mevcut küresel gerçekliğe bir cevap ya da en azından bir tepki olduğu düşünüyorum.
Bu tutumu benimseyen İslamcıların, Fransız fikir adamlarının geleneksel görevlerini üstlendiklerini düşünüyorum: gerçekleri reddetmek ve kınamak. Ancak Fransız entelijansiyası dahi iki tutum benimseyebiliyordu: reddetme veya itirazın yanında alternatif fikirlere çağrı yapma.
Entelektüeller ise bunu dikkate alma veya almama konusunda serbesttiler. Arap-İslam gerçekliğinde ise gerçek tıkanmalar var.
2011 sarsıntısından sonra gerçek anlamda bir rehabilite çalışması yapılamadı, bilakis sonrası yine yıkım ve terör oldu. Başta DEAŞ olmak üzere El-Kaide’nin yarattığı birçok ayrılıkçı unsur İslam dünyasının kalbine yerleştirildi.
Öğrenme, eğitim, iş ahlakı uygulamaları ve değerlerinde onulmaz yaralar oluştu. Düşünce ve eylem için diğer ahlaki değer ve ufuklar dikkate alınmadı. Okumalarımızda ve araştırmalarımızda, eksik olduğumuz taraflar, dünyada ve kendi ülkelerimizde hangi dönüşüme uğradıklarını tespit edemedik. 
Nicelik ve nitelik bakımından oldukça azalan yazılarda baskın olan şey, hüküm süren gerçekliği kınama ve bu yıkımdan çağdaş veya batı dünyasını sorumlu tutma eğilimidir.
Bu durumun iki eğilim gösteren günümüz entelektüelleri ile ilgisi var: İlk eğilim; "Cihatçılara" mesafeli gibi duran ancak onlar gibi hareket eden direnişçi kesim.
Bunlar ülkeler ve toplumlarda yıkımlar meydana getirdiler. ABD ve diğer rejimlerle mücadele etme bahanesiyle İran ve ona bağlı silahlı örgütlerini ülkelerimize musallat ettiler.
Diğer eğilim ise daha katı bir tutum sergileyen siyasal İslamcı ve tekfirci kesimdir.
Batı’yı oldu olası mutlak bir kötülük olarak gördüler. Bu nedenle, bütün Batı, modern devleti ve laikliği ile beraber kökünden sarsılmadığı sürece, iyilik ve ıslah umudu yoktur! Bu sarsılmanın ne şekilde olacağı önemli değildir.
Sayıları ve etkileri azalmış Arap aydınları, bu şekilde davalarına sadık olduklarını ve boyun eğmekten kurtulduklarını zannediyorlar. Fakat aslında Don Kişot'un yolunda intikam çığlıkları atıyorlar.
Alternatifler inşa etmesi gereken ve sorumluluk sahibi aydınların tavrı bu olmamalıdır.