Eski ABD Başkanı George H. W. Bush’un cenaze töreni sırasında kendisine protokolun arka sıralarında yer verilen Avrupa Birliği’nin (AB) Washington Büyükelçisi David O'Sullivan için bu durum, gerçekten kötü bir süprizdi.
ABD’nin başkentinde görev yapan diplomatik delegasyonlar ve başlarındaki büyükelçiler arasında bürokratik olarak en ön sıralarda yer almasını sağlayacak kıdeme sahip olmasına rağmen David O'Sullivan, kendisini protokol sırasının arkasında buldu. Bu kasıtsız bir hata değildi. Çünkü ABD Dışişleri Bakanlığı, 27 ülkesi ile AB’yi temsil eden kişinin statüsünde değişikliğe giderek bir devleti temsil eden büyükelçiden uluslararası bir kuruluşu temsil eden bir temsilciye indirdi. Diplomasi dünyasında bu statü değişikliği büyük bir fark yaratmaktadır.
Bu tutum, dünyanın farklı ülkelerinde AB temsilcilerinin alışkın olmadıkları bir tutumdur. Acı olan, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın statü indirimi kararını ne Avrupalı müttefiklerine ne de temsilcilerine bildirmemesidir.
Bu kararın Beyaz Saray ve bizzat Başkan Donald Trump’ın kendisi tarafından verilmiş olduğunda şüphe yoktur. Büyük bir devletin üretimi altındaki bir proje olarak AB, artık büyük devetlerle aynı masada ve statüde yer alan küresel bir aktör değildir. AB, çeyrek yüzyıl önce bilhassa farklı taraflar arasında gerçekleşen Ortadoğu barış görüşmelerinde ve İran ile nükleer silah müzakereleri sırasında büyük bir güç olarak görülüyordu ama artık değil.
Örneğin Tahran ile nükleer silah müzakereleri yürüten heyetin 5+1 (Güvenlik Konseyi daimi üyeleri ve Almanya) olduğu yaygın olarak bilinir. Ama her ne kadar dile getirilmese de AB Komisyonu temsilcisi de müzakarelerde temel taraflardan biri olarak yer almıştı.
Bu karar ile AB, uluslararası bir kurum statüsüne indirilmiştir. Bunun başlıca nedeni ABD’nin birleşik Avrupa’nın büyük bir güç olmasını artık istememesi, ikincisi ise İngiltere’nin 23 Haziran 2016’da daha sonra Brexit adıyla tanınacak bir halk referandumu düzenlemesidir. Birinci neden Batılı ülkeler arasında demokrasi çıkmazını, ikincisi de Batılı ülkelerin içerisindeki demokrasi çıkmazını ortaya çıkarmştır.
ABD’li tarihçi Robert Kagan yayınladığı yazıda bu durumu şu şekilde özetler, ”Derin ve yeni demokrasinin beşiğine kadar uzanan bir güven krizi, demokrasi dünyasını vurmaktadır. Geçmişte postmodern geleceğin öncüsü olarak görülen AB gibi liberal uluslararası kurumlar, bugün hem içeriden hem de dışarıdan saldırılara uğramaktadır. ABD’de ırkçı güçler politikayı ve toplumu yeniden şekillendirmek için geri döndü. Aydınlanma karşıtı hareket, Moskova, Budapeşte, Pekin, Tahran ve Batı Avrupa’nın bazı bölümlerini vurarak 75 yıl önce liberalizmi kurtaran ulusa kadar ulaşmayı başardı.”
Bu sözlerdeki bakış açısı, Soğuk Savaş döneminin sona ermesinden ve “tarihin sonunun” gayrıresmi bir şekilde ilanından sonraki onyıllar boyunca gelişen yapıları ile aynı zamanda hem demokrasiye hem de liberalizme yöneltilen darbeler üzerine inşa edilmiştir. Bu tabloyu açıklayacak en iyi örnek ise Brexit’tir. Çünkü Magna Carta’dan modern çağımıza kadar anayasal monarşi ile halkın temsilcileri üzerine kurulu bir yönetim şeklinin temellerini atan İngiltere demokrasisi, dünyadaki en eski demokrasilerden biridir.
İngiliz filozof John Locke (1632-1704) demokrasi fikrinin, düşünce ile yönetim üzerine inşa edilen kurumlarının, farklı statülerden vatandaşların çıkarlarını temsil edecek kişilerin yönetime katılımını temellendiren ve kökleştiren filozoftur. Locke ve Montesquieu gibi Aydınlanma Çağı filozofları, Yunan filozofları döneminde demokrasi düşüncesini tehdit eden “halk” ve “popülerizm”i bilmiyor değillerdi. Buna rağmen, geçici kaprislere ve demagojik taleplere boyun eğen, “halk” referandumu düzenleme çağrısında bulunarak “popülerist” siyasi baskılardan kurtulmak isteyen eski İngiltere Başbakanı David Cameron, aynı tuzağa düşmekten kendini kurtaramamıştır.
Başbakan Theresa May, Muhafazakâr Parti içerisinde AB’den ayrılmayı destekleyenler arasında değildi. Ama buna rağmen sorumluluğu üstlenerek ülkesinin AB ile bağlantılarını koruyacak ve mümkün olduğunca yumuşak bir ayrılığı sağlayacak bir anlaşmaya ulaşmaya çalıştı. Bunu gerçekleştirmek hiç de kolay değildi. Çünkü her iki tarafında çıkarları birbirleri ile kesişiyor ve birleşiyordu.
May’in bu süreçte sadece AB’nin pozisyonunu değil İskoçya ve Kuzey İrlanda’da AB içerisinde kalmak isteyen Birleşik Krallık vatandaşlarının pozisyonunu da dikkate alması gerekiyordu. Aslında AB’den ayrılma ya da kalma konusunda kendisine son sözü söyleme hakkı verilmeyen anlaşmanın parlamentoda oylanması İngiltere’nin ulaşmış olduğu demokrasi çıkmazının boyutunu da gözler önüne sermiştir.
Anlaşma, AB içerisinde kalmayı destekleyenler ile ayrılmak isteyenler bu kadar ilginç bir şekilde ona karşı birleşmeseydi belki de bu kadar ezici bir çoğunlukla (202 evete karşı 438 hayırla) reddedilmeyecekti.
AB’den ayrılmak isteyenler bu yenilgiyi, İngiltere’nin hiç de azımsanmayacak kadar çok bağlarla AB’ye bağlı kalmasını sağlayan bir anlaşmanın yenilgisi olarak görmüştür. Bu şekilde düşünenlerin AB’ye karşı tavrı, ABD Başkanı Donald Trump’ın ulusal devlet sınırlarını ve ulusal bağımsızlığı aşarak çok taraflı kurumlara uzanan yapılara karşı tavrına çok benzemektedir.
AB’den ayrılmak istemeyenlere gelince onlara göre anlaşmanın reddedilmesi, eski referandum sonuçlarının yenilgisi ve İngiltere halkının gerçek çıkarının nerede olduğunu anlamasını sağlayacak yeni bir referandum düzenleme fırsatı anlamına gelmektedir. Parlamento içerisindeki iki karşıt tarafın, bir şeyi onaylamak ya da reddetmek için bu şekilde ele ele vermesi, demokrasinin büyük bir çıkmaz içinde olduğunun kanıtıdır.
Bu oylamanın etkilerinin daha da sert olmasının bir diğer nedeni de bütün bunların yüksek derecede bir siyasi ikiyüzlülüğün etkisi altında gerçekleşmesidir.
Theresa May’in AB ile anlaşması hakkında karşıt oy kullananlar, bir sonraki gün tekrar meclise dönüp İngiliz geleneklerine göre parlamentonun hazırlamış olduğu anlaşmayı reddetmesinin ardından istifa etmesi gereken başbakanın makamında kalmasını sağlayan öneriyi desteklediler.
Ne May istifa edeceğini açıkladı ne de Brüksel ile yürüttüğü müzakerelerdeki tavrını her boyutu ile eleştiren milletvekileri istifasını istediler. Çünkü hiçbiri sonuçları belirsiz ve maliyeti büyük yeni bir seçimlere girmeye hazır değiller.
Bu yazı yazılırken şimdilik kendi partisi, ana muhalefetteki İşçi Partisi ve diğer küçük partilerin tamamı ile istişarede bulunma çağrısında bulunan Başbakan, ne yapacağına daha karar verememişti.
Bu aşamada İngiltere’nin önündeki seçenekler ise şunlardır, İngiltere’nin anlaşma olmadan acı verecek ve sert bir şekilde AB’den ayrılmasıdır. Bu şekilde İngiltere, Lizbon anlaşmasının 50. maddesinde yer alan ve bu ayrılık süreci ile ilgili kurucu araçlara uymak konusunda daha önce vermiş olduğu sözlere aykırı davranmış olacaktır.
Bir diğer seçenek ise başka demokratik çıkmazı temsil eden ikinci bir halk referandumu düzenlemektir. Mevcut kamuoyu yoklamaları İngiltere halkının AB’den ayrılmaya karşı olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla ikinci bir referandum düzenlemek, ülkenin her çözümü zor bir mesele ile karşılaştığında çözümü parlamentoda aramak yerine halka başvurmanın bir ilke haline getirmesine neden olabilir.
Peki, halk çok geçmeden bir kez daha fikrini değiştirirse ne olacak? Bu 2 çıkmaz, bir üçüncü çıkmaza yol açmaktadır. O da ülkenin içinde bulunduğu buna benzer aşırı kutuplaşma durumlarında demokratik sistemin bu şekilde işlememesi gerektiğidir. Çünkü temsili demokrasi her halükarda bu şekilde olmamalıdır.
TT
Demokrasi çıkmazı Brexit
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة