“Bir yönetici ancak yönetici kalarak kendisini en iyi şekilde koruyabilir. Sarayın duvarları onun için en başarılı korumalardır. Kaderin ipini elinden kaçırana ise eyvahlar olsun! Çünkü insanlar doğal olarak kendilerini korkutma gücünü kaybedenlerden intikam almaya meyillidirler. Düştüğünde eski defterlerleri açar, doğru ve yanlış her şeyin sorumluluğunu ona yüklerler. Kendisini seller, depremler, iklim değişikliği dahil tüm günahların sorumlusu olarak görürler. Bir liderden yönetimden çekilmesini talep etmek, ondan intihar etmesini istemekle aynıdır. Yönetimde kalma süresi uzadıkça iktidar gittikçe daha fazla bedeninin ve ruhunun bir parçası haline gelir. Dolayısıyla gönüllü olarak iktidardan feragat etmek için sıradan insanların gücünden çok daha fazlasına ihtiyaç duyar.”
Bu sözler günün birinde bir başkentte bir liderden dinlediğim sözlerdi. Daha sonra istihbarat başkanı bana şöyle demişti;
“Karar sahibi ile konuşma üslubunu çok beğendim. Soruların hızlı ve suçlayıcı bir üsluba kaçmadan hassas meselelere değiniyordu. Ancak sorduğun bir soruyu çok garipsediğimi ve sormamanı temenni ettiğimi senden gizlemeyeceğim. Ama sonra senin yıllardır İngiltere’de yaşadığını hatırladım. Orada uzun süre yaşayanların batılıların bizim gerçeğimizden uzak olan kültürlerinden ve metodlarından etkilenmesi çok normaldir.”
Kendisine bu sorunun ne olduğu sorduğumda ise bana;
“Dünyanın bu bölümünde Londra, Paris, Washington ya da benzer herhangi bir başkentte kullanılan sözlüğün aynısını kullanamazsın. Bizim hikayemiz farklıdır. Eğer bir yöneticiye emekli olmayı düşünüp düşünmediğini soruyorsan, bu soru, hükmen deneyiminin başarısız olduğunu kastettiğin anlamına gelmektedir. Eğer iktidarda olan bir yöneticiye gelecekte kendisine eski başkan unvanına katlanıp katlanamayacağını soruyorsan, pratik olarak sarayın yeni bir sakine ihtiyacı olduğunu ima ediyorsun demektir. İngiltere’de oy sandıkları Churchill gibi bir lideri bile hayal kırıklığına uğratabilir ya da Fransa’da oy sandıkları Charles de Gaulle gibi bir devin umutlarını yıkabilir. Bizler de ise ne oy sandıklarımız ne ülkelerimiz bunu yapabilir.”
Sudan ve Venezuela’da mevcut kaynamanın gelişmelerini takip ederken, bu sözleri hatırladım. Caracas’ta muhlifler sokaklara dökülerek, Devlet Başkanı Nicolas Maduro’dan çekilmesini talep ederken Sudan’da da Devlet Başkanı Ömer Hasan el-Beşir’den yönetimden çekilmesini talep eden gösteriler devam ediyordu.
Biz burada birbirinden uzak olan 2 kıtada yer alan 2 devletten, 2 farklı rejimden, biri diğerine hiç benzemeyen ve farklı sözlükler benimseyen 2 liderden söz ediyoruz. Tek ortak noktaları, bozuk bir ekonomi, mal ve hizmetlerde sıkıntı, milyonlarca göçmenin varlığı ve sorgulanan seçim sonuçlarıdır.
Aynı şekilde 2 lider de farklı nesillerdendir. Maduro 1962 yılında Caracas’ta dünyaya geldiğinde Beşir 1967 yılında mezun olduğu Sudan Askeri Akademisi’ne katılmayı hayal eden bir gençti. Beşir ve arkadaşları 30 Haziran 1989’da darbeyle yönetime geldiklerinde Maduro, Küba Komünist Partisi’ne bağlı kadroların politik ekonomi ve Marksizm-Leninizm hakkında verdikleri eğitimlere katılıyordu.
Daha sonra Maduro, üniversiteye gitmek yerine tercih ettiği sendikacı ve solcu hayallerini gerçekleştirme çabasıyla otobüs şoförü olarak çalışmıştı. Sudan’da Beşir, Dr. Hasan El Turabi ile işbirliği içinde ülkeyi sivil çalkantılardan ve Sadık El Mehdi başkanlığındaki seçilmiş hükümetten kurtarmak için bir ‘Kurtuluş Devrimi’ni yönetirken, diğer yandan Venezuela’da Maduro ülkesini ‘kurtaran’lara katılmak istiyordu.
Maduro’nun düşüncelerinde, davranışlarında ve kelimelerinde iz bırakan 3 hocası vardır. Birincisi Simon Bolivar’dır. Birçok Latin Amerikalı genç, büyük bir saygıyla kendisini kıtanın kurtarıcısı olarak tasvir eden anlatıların büyüsüne kapılmıştır. İkincisi; yeşil asker kıyafeti ile ABD’nin bağrındaki bir bıçak gibi uzun süre iktidarda kalan Fidel Castro’dur. Üçüncüsü ise Maduro ile ilgilenen, onu destekleyen, ön plana çıkmasını sağlayan, kanser hastalığına boyun eğerek öldüğünde ise kendisini mirasçısı olarak tayin eden Bolivarcı Devrim’in koruyucusu ve kızgın Nazi Hugo Chavez’dir.
Bu gelişmeleri takip ederken, istihbarat başkanının sözlerini hatırladım. Gerçekten de burada farklı bir dünyadan bahsediyoruz. Örneğin Maduro ile Tony Blair’i ya da Ömer Beşir ile Emmanuel Macron’u da karıştırmamalıyız.
Çünkü demokrasi, öyle bir anda giymeye karar verdiğiniz bir elbise gibi değildir. Demokrasi; ekonomik, sosyal ve kültürel ilerlemeye, kurumlara ve güvenlik tıpalarına bağlı bir süreçtir. Demokrasilerde görev süresinin bitiminde devlet başkanının önünde sarayı terketmekten başka bir seçenek yoktur. İçişleri bakanını sonuçları önceden bilinen seçimler düzenlemekle görevlendirme lüksüne sahip değildir.
Gecenin ilk saatlerinde Nil’in kıyısında otururken gözlerini kapatarak dolu dolu geçen 30 yılı hatırladı. İlk önce El Turabi’nin abasına sığınmış, ardından zor ve acılı olmasına rağmen bundan kurtulmuştu. Dışarıda ve içeride ittifaklar kurmuş, ardından ihlal etmişti. Savaşmış sonra da uzlaşmıştı. Fırtınaların ortasında yüzmeye alışmış, rüzgarı geçmeyi ya da onunla beraber esmeyi öğrenmişti. Uzun ve karmaşık öykülere tanıklık etmişti. Bu ülkeye Usame bin Ladin, Ebu Nidal gelip gitmişti. Dünyayı korkutan Venezuelalı Carlos gelmiş ve bir gece hala cezaevlerinde yattığı Fransızlara teslim edilmişti.
Uluslararası Ceza Mahkemesi hakkında tutuklama kararı çıkarmış ama yine de iktidarda kalmıştı. Sudan bağımsızlığını kazanmış ve petrolünü alarak gitmiş, ama başkan olarak Hartum’daki sarayında kalmayı başarmıştı. Tüm dünya Darfur ve Cancavid trajedilerinden bahsetmiş ama o yine de iktidarda kalmıştı. ABD idarelerine ve füzelerine kafa tutmuş yine de yönetimde kalmıştı. Tüm bunların ardından bugün her zaman reddettiği şeyi kabul mu edecekti? Hayır, bunun yerine hükümetlerin ve başkanların ‘Facebook ve WhatsApp’la değişmeyeceklerini’ açık bir şekilde belirterek, ancak 2020 yılında düzenlenecek seçimler ile iktidarı bırakacağını vurgulamayı seçmişti.
Maduro’nun sorunu ise sadece Facebook ve WhatsApp ile sınırlı değil. Onun en büyük düşmanı Twitter. Başkan Donald Trump, attığı süpriz bir tweetle meclis başkanı muhalif Juan Guaido'yu başkan olarak tanıdığını belirterek, Maduro’ya istifa çağrısında bulunmuştu. Bir tweet deprem gibi her şeyi yerinden oynamıştı.
İki yıl önce Sudan Devlet Başkanı Beşir ile bir ropörtaj yapmıştım. Bu röportajda anayasaya göre gelecek seçimlerden sonra bir kez daha aday olamayacağını söylemişti. Ben de ona şunu sormuştum;
“Uzun süre iktidarda kalan birisi için gelecekte eski başkan unvanıyla yaşamak kolay mıdır?” Bu soruma şu yanıtı vermişti;
“Sadece kolay değil. Bu bir zevktir.”
Ardından Hartum’da bir trafik polisinin eski devlet başkanı Cafer El Numeyri’nin konvoyunun geçmesi için yayaların geçişini nasıl durdurduğunu ve Mareşal Swar al-Dahab’ın deneyimini anlattı.
Arap gazetecilerin işi gerçekten de çok zordur. Eski başkan unvanına sahip olmaktan ne kadar zevk duyacaklarını daha önce merhum Ali Abdullah Salih’ten ve diğer Arap liderlerden de duymuştum.
TT
Beşir, Maduro ve eski başkan unvanının zevki
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة