Sam Mensa
TT

​Yıkım ve İnşa arasında Lübnan Devleti

Muhatabınıza Lübnan sorununun artık bölgesel bir sorun haline geldiği yönünde bir cevap verdiğinizde, cevap vermekten kaçındığınızı veya iç politika konuşmaktan çekindiğinizi düşünüyor.
Fakat gerçek şu ki, bu ülkede iç politika için bir alan kalmadı, çünkü Lübnan’ın kuruluşundan bu yana var olan değerler yıkılıp gitti.
Son hükümetin kurulması krizi sırasında tanık olduğumuz gerçekler silsilesi, 1980'lerin başında başlayan, sağlam ve kademeli olarak yürütülen iktidarın ele geçirilmesi projesini açığa çıkardı.
Başbakan Refik Hariri’nin 2005’te suikasta uğraması ve bunun sonucunda kurum ve kazanımların tahrip edilmesi, muhalefet liderlerinin sistematik ve planlı bir şekilde öldürülmesi bu projenin bir parçasıydı.
Esed işgaline karşı 14 Mart direnişi dahi caydırıcı bir güç olmadı, bilakis karşı eksen müttefiklik yapabilecekleri birini cumhurbaşkanlığı makamına taşıdılar, İran yanlısı "Direniş" eksenini yasama meclisinde baskın hale getirecek bir seçim yasasını dayatmayı başardılar.
Bugün artık yürütmeyi temsil eden hükümet de ele geçirilmiş oldu. Zira yeni hükümete rahatsızlık verecek derecede iki renk hâkim oldu. Sarı (Hizbullah) ve Turuncu (Avn Hareketi) müttefikler hükümeti ele geçirmiş durumdalar.
Ortaya konan bakanlık bildirgesi nasıl bir politika izleneceğinin habercisi gibi duruyor, zira bölgedeki eksenlerden uzak durulması gerektiğine dair göstermelik de olsa bir cümle bulunmuyor. Belli ki bir çözüm ortaya konamayacak.
Lübnan yeni bir aşamaya girdi, yeni olan durum sadece Hizbullah’ın silah ve güç aracılığıyla karar alma mekanizmalarına hâkimiyet kurması değil, bilakis aynı zamanda yürütme makamını ele geçirmesidir.
Lübnan Kuvvetleri Partisi'nden dört bakanın, siyasette ve birden fazla iç ve dış cephede en iyi bir şekilde kullanılan direniş söylemi ve yasadışı silahlarla ilgili maddeye muhalefet etmesi bundan dolayıdır.
Rahatsızlık veren sarı rengin hâkim olduğu bu hükümete çekingen Arap tepkileri ve gizli korkular, Batı ülkelerinden gelen açık uyarılar, on yıllardır konuşulan yasadışlılığın devlete hâkim olması meselesinin yavaş yavaş kanıksanmaya başlandığını açıkça göstermektedir.
Lübnan’da gelinen bu son durum, Avn Hareketinin Hizbullah için oldukça elverişli bir mekanizmaya dönüştüğünü teyit ediyor.
Aralarındaki ittifak, Lübnan yerel menfaatlerinin çok ötesine geçen derin ve stratejik bir ilişkiyi yansıtıyor ve her iki taraf da artık bir İran bölgesel projesinin parçası haline gelmiş durumdalar.
Lübnan bu projenin hizmetine kondu konalı, Avn Hareketinin kritik dönemlerde bu projenin lehine tutumlar benimsemesi bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.
Bu gerçekliği idrak etmek için General Avn’ın Paris'teki sürgününden dönüşünü çevreleyen atmosferi, 6 Şubat 2006'da Hizbullah ile imzalanan mutabakat zaptında yazılanları, bu mutabakatı müteakip ortaya konan eğilimleri hatırlamak yeterlidir.
Avn’ın 3 Aralık 2008’de Suriye’ye yaptığı ziyareti ve Suriye savaşında Beşşar Esed rejimini destekleyici tutumunu da buna ilave edebiliriz.
Son on günde göz ardı edilmemesi gereken üç pozisyona şahit olduk; Bunlardan ilki, Dışişleri Bakanı, Özgür Yurtsever Hareketi Genel Başkanı, Cumhurbaşkanının damadı Cibran Basil’in parti ile arasındaki ilişkisini, “ulusal egemenliği güçlendiren, vatanı ve ulusal birliği koruyan bir ortaklık” olarak nitelendirdiği konuşmadır. General Avn’ın, Hizbullah’ın desteği ve yardımı olmadan Cumhurbaşkanlığına ulaşamayacağını itiraf etmesini de dikkat çekicidir.
İkinci pozisyon, demeç vermeyi ve medyada görünmeyi pek sevmeyen ve Hizbullah'ta irtibat ve koordinasyon biriminin sorumlusu Vefik Safa ile yapılan bir röportajdan geldi. Basil’in Nasrallah’ı “aziz” olarak gördüğünü ve Cumhurbaşkanı Avn’ın Hasan Nasrallah ile yaptığı bütün görüşmelerde gözlerinin parlamasını gizleyemediğini söyledi.
Üçüncü pozisyon bizzat Nasrallah’ın kendisinden geldi. Lübnan ordusunun İran tarafından silahlandırılması, ilaçların İran’dan sağlanması ve Lübnan’daki elektrik krizini çözmek için İran’dan yardım istenmesi çağrısında bulundu. Bu üç pozisyonun hükümetin kurulmasından sonra gelmesi, Lübnan’ın direniş ekseni şemsiyesi altına girdiği yönündeki kanaatleri daha da güçlendirdi.
En iyi ihtimalle, durumumuz Irak’takine benziyor denilebilir. Zira İran’ın ülke meselelerine müdahalesine olan muhalefetin orada Lübnan’dan daha güçlü olduğu biliniyor.
Bazıları bu projenin politika, ekonomi ve toplumu etkileyebilecek ve sürekli dillendirilen yıkımı hızlandıracağına inanırken, diğerlerinin bu korkularla ilgili çekinceleri var, birçok düzeyde haklı bir hamle olarak görenler de mevcut.
Partinin ve şu anki müttefiklerinin projesinin bölgesel bir projenin parçası olduğu doğruysa, bu eksenin biçiminde ve örnekliğinde bir devletin inşa edilme ihtimalini uzak görmemek gerekir. Zira şu ana kadar zaten devlet mekanizmasının yıkılması için sistematik bir şekilde çalıştılar ve devlete dair ne kadar kavram ve rol varsa tamamının içini boşalttılar.
Bu Direniş Ekseni'nin inşa etmek istediği devlet modeli bölgedeki birçok ülkeninkine benziyor. Ancak yönelimleri ve özellikleri Lübnan'da bildiğimiz devletten farklıdır.
Pakt Devletinin liberal yüzünden alabildiğine uzak olacaktır. Batı ile müttefik olunmayacak, ancak ilişkiler de kesilmeyecek. Devlet tarafsızlıktan ve gri alanlardan uzaklaştırılacak. Hâlbuki Pakt Devletlerinde bunlar alışageldik unsurlardır. Yolsuzlukla kendi yöntemleriyle mücadele edecekler, ekonomi ve toplumu kendi istedikleri standartlara göre şekillendirecekler.
Elbette, bu değişiklikler tek seferde gerçekleşmeyecek, ancak süreç ilk adımla başlar ve Lübnan'ın bu adımı attığı görülüyor.
Bu süreç birçok uluslararası, bölgesel ve yerel tehlikelerle doludur. En belirgin olanı, uluslararası pozisyonların son derece girift hale geldiği bir dönemde, birden fazla dosyada Washington ve Moskova arasında keskin bir kutuplaşmanın yaşanıyor olmasıdır.
İki süper güç arasındaki uçurum daha artıyor, zira ABD yönetimi, İran ve müttefiklerine daha fazla yaptırım ve baskı uygulamaya karar vermiş durumda ve yakında İran karşıtı Varşova konferansını düzenleyecek.
Bölgesel olarak, Suriye'deki rejimin baskınlığı, söz konusu eksenin liderlerini sevindirse de onları kırılgan bir pozisyonda bırakıyor, zira bu ülkedeki durumun geleceği hala belirsizliğini koruyor.
İran saldırısına en fazla maruz kalan Irak, henüz bir hükümet kurmayı başaramadı ve etnisiteye ve mezhebe dayalı bölgesel sorunlarına henüz bir çözüm üretemedi.
Buna ek olarak, en tehlikeli bölgesel etken İsrail’dir, zira seçimlerin eşiğinde bulunuyor ve adaylardan Benny Gantz ya da Moşe Yaalon kazanabileceği gibi Netanyahu da başbakan olarak geri dönebilir. İsrail, İran ve müttefiklerinin kendi sınırlarına yakın kalmasına izin mi verecek yoksa varoluşsal bir tehdit olarak ortaya koyduğu bu tehdidi ortadan kaldırmak için mi çalışacak?
Bu belirsizlikler temelinde, Lübnan da tehlikeli yerel sonuçlara yol açacak bir sürece girmiş durumda.
Zira Hizbullah ve İran'ın baskın gelmesinin yarattığı hayal kırıklığı nedeniyle Sünni radikal unsurlar harekete geçebilir. Bu ülkenin yeni yöneliminden hazzetmeyen bazı Hıristiyan çevreler ülke dışına göç etme havasına girmiş durumdalar.
Bu ülkenin siyasi atmosferinden daha liberal bir atmosfere geçme isteği var. Ekonomik ve kültürel olarak mesleki becerilerini kullanabilecekleri ülke arayışına girdiler.
Şu soru her zaman gündemde kalacak: çeşitliliği ve çoğulculuğu ile bilinen Lübnan mozaiği, direniş ekseninin kurmayı planladığı devlet için uygun bir zemin midir?