Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü
TT

Neden Asya’ya yönelmek gerek?

Öncelikle, Avrupa’da ve genel olarak Batı bloğunda süregelen çatlaklara değineceğim. Bu çatlakların tüm nedenlerini anlatmaya kalksak bu yazının sınırlarını aşar.
Gerçek şu ki, çatlaklar derinleşiyor ve artıyor, bilakis uluslararası ilişkiler arenasından iç politika arenasına geçmiş durumda. İngiltere’nin AB’den ayrılma sürecinde yaşadıklarını görüyoruz.
Trump’ın Meksika ile ülkesinin arasına duvar inşa etmedeki ısrarı, ABD Kongresi’nde ve genel olarak ABD politikalarında çatlaklara neden oldu. Söz konusu çatlak eyaletler ve partiler arasında arttığı gibi medyada da derin görüş ayrılıkları yaşanıyor.
Harvard Üniversitesi John F. Kennedy Hükümet Okulu'na bağlı Belfer Bilim ve Uluslararası İlişkiler Merkezi'nden Nicholas Burns ve Douglas Lott tarafından '70'lerde Atlantik İttifakı: Krizde İttifak' başlıklı bir rapor yayınlandı.
Söz konusu rapor, ABD ile Avrupa'daki müttefikleri arasındaki ilişkilerde süregelen çatlağın boyutlarını ve derinliğini detaylandırdı.
İran’ın saldırganlığıyla yüzleşmek ve Ortadoğu’da istikrar, barış ve kalkınmayı yeniden sağlamak amacıyla düzenlenen Varşova konferansında yaşanan kriz, bu çatlağın apaçık bir göstergesidir.
Belki de Ortadoğu’nun sorunlarını ve denklemlerini bu kadar kapsamlı ele alan bir konferansta ufak tefek ayrışmaların yaşanmasını hiç kimse yadırgamayacaktı. Ancak, ABD’nin toplantıyı hazırlama şekli sürprizlerle doluydu. Bölgesel meselelere bütüncül yaklaşmak yerine ayrıştırıcı tutum öne çıktı, dolayısıyla da Avrupa ile Amerika arasındaki çatlak daha da büyümüş oldu.
Bütün bunlar İran nükleer anlaşmasına ya da ABD'nin anlaşmadan tek taraflı çekilme kararına bağlanabilir. Ancak Varşova’da ortaya çıkan, Avrupa’daki ve yurtdışındaki birçok hükümetin mevcut ABD yönetimi ile ilişki kurmanın zor olduğuna karar vermesiydi. Zira ABD İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana çizilen ve tanımlanan geleneklere ters hareket etmeye başlamıştır. Ayrıca şu ikileme çözüm bulunamıyor, ABD vazgeçilemeyecek kadar önemli bir ülke, ancak diğer taraftan Donald Trump ve yardımcısı Mike Pence ile diplomatik ilişki kurmak hiç de kolay değil.
Avrupa’yı, Almanya, Fransa ve İngiltere temsil etmektedir, en azından bu noktada Amerika’yla çatışmaya girmeyebilirler ve Atlantik İttifak’ını tahrip etmek istemeyebilirler. Bilakis aşırı sağcı politika dalgasının sönmesini ve ABD’nin batıya yönelik içe kapanmacı politikasının son bulmasını bekleyeceklerdir.
Burada esas mesele, Batı ittifakındaki çatlağın daha da büyüdüğü bir zamanda -geçici ya da uzun vadede olsun- Arap devletleri ne yapacak? Gerçek şu ki, dünya ülkeleri böylesi bir durumla karşı karşıya kaldıklarında, öncelikle serinkanlı bir tutum sergilemeliler. Uluslararası ilişkilerde böylesi durumlar yeni değildir ve tarihin geçiş aşamalarında yaygındır. Bulutların ve sislerin dağılmasını beklemek her zaman akıllıca olur.
İkincisi, gizli güç unsurlarının ortaya çıkarılması, desteklenmesi ve ilerletilmesi anlamında kendine güvenmek gerekir. Ancak bu şekilde bir yükselme ve ilerleme sağlanabilir.
Üçüncüsü, kendi kendine güç üretebilen ve bu ortaya çıkan bu güce zarar vermeyen ittifaklar ve ilişkiler kurmak.
Dördüncü olarak, uluslararası ilişkileri çeşitlendirmek için yeni dünyalar araştırmak. İçinde bulunduğumuz durum, Batı’dan vazgeçmeye ya da ABD ile yakın ilişkileri bırakmaya imkân vermiyor, dolayısıyla onların ulaştığı durumun farkında olmak ve ona göre tutum benimsemek gerekiyor. Ekonomiye, politikaya ve ulusal güvenliğe katkıda bulunacak yeni ilişkileri keşfetmek için hiçbir engel yoktur.
Neyse ki, Suudi Arabistan, Mısır ve BAE gibi bir dizi Arap ülkesi, kapsamlı ve radikal reformlar geçiriyor. Hepsi de Arap gücünün unsurlarına katkıda bulunuyorlar. Aslında, Arap 'NATO'su hakkında çok fazla konuşmak, Suudi Arabistan, Mısır, BAE ve Bahreyn arasında zaten var olan Arap ittifakını gölgelememeli.
Dört ülkenin Ürdün ve Kuveyt ile de yakın askeri ve ekonomik bağları var. Bir sonraki adım olarak, Batı bloğundaki durumu ve sorunları iyice kavramak ve neler yapılabileceğini iyi etüt etmek gerekir. Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Brezilya ile kapıların açılması, bu geçiş sürecinde Arap gücüne katkıda bulunacaktır.
Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Pakistan, Hindistan ve Çin'e olan yolculuğunu bu yönde atılmış bir adım olarak değerlendirmek gerekir. Suudi Arabistan Krallığı'nın stratejik ağırlığı biliniyor, zira İslam dünyasındaki merkezi konumu, G20 ülkeleri arasındaki ağırlığı, petrol durumu ve Kızıl Deniz ile Arap Körfezi arasındaki jeopolitik konumu bu stratejik ağırlığı oluşturuyor. Bu durum, geçen on yıllar boyunca Krallık tarafından benimsenen politikaların bir sonucudur.
Suudi Arabistan'da yürütülen çok boyutlu reform hareketini de buna ilave etmek gerekir. Bu uyanış, önceki tüm boyutların değerini iki katına çıkardı. Bir yandan dünya arenasında yer alması ve diğer yandan tüm uluslararası ve bölgesel taraflara fırsatlar sunması böylesi bir netice doğurmuştur.
Suudi Arabistan, daha önce görülmemiş bir kalkınma aşamasındadır. Devasa projeler de dâhil olmak üzere ülke, kalkınma ve büyüme için adeta büyük bir atölye haline geldi.
Ancak bu ziyaretin genel olarak Asya ile özellikle de Çin ve Hindistan ile alakalı farklı boyutları var, zira bu bölge dünyanın en büyük ekonomik kutuplarından biri haline geldi.
Şu anki Gayrisafi Yurt İçi Hâsıla’daki (GSYİH) payı, Kuzey Amerika ve Avrupa ya da genel olarak Batı'ya eşdeğerdir. Her biri dünya GSYİH'nın yüzde 35'ine sahiptir.
Burada önemli olan, genel olarak Asya ve özellikle Çin ve Hindistan'ın ekonomik büyümede petrole bağımlı ülkeler olmasıdır. Hindistan ve Çin dünya nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturuyor ve birlikte uluslararası pazardaki iki büyüme kutbunu oluşturuyorlar, ikisi de Suudi Arabistan'ın petrolüne bağımlı ve bugünün dünyasında her ikisi de teknolojik kutup.
Bu nedenle ziyaretin ilk göstergesi, Suudi Arabistan'ın sürdürmüş olduğu kalkınma hamlesini, küresel önemi olan ve sürekli büyüyen Asya boyutu ile dengeliyor olmasıdır.
İkinci gösterge, ziyaretin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda stratejik boyutlara sahip olmasıdır.
Pakistan, Müslüman dünyasında önemli bir kutup olmanın yanı sıra nükleer bir devlettir, diğer yandan da önemli bir askeri kuvvettir.
Son olarak, Pakistan ABD’nin Ortadoğu’dan çekilmeye başladığı ve DEAŞ ve El Kaide gibi terör unsurlarının konuşlandığı Afganistan’a açılan önemli bir penceredir.