Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

Ekonomik faaliyeti inovasyon üreten bir araca dönüştürmek

Kalkınma konusunda araştırma yapanların büyük çoğunluğu kapsamlı ve sürdürülebilir kalkınma kavramını kabul ediyor. Zira üçüncü dünya ülkelerindeki kalkınma tecrübesi, ilerlemenin tek alternatifi olarak ekonomik gelişmeye güvenmenin anlaşmazlıkları ve sınıfsal farklılıkları artırdığını ve marjinal sınıfların genişlemesine yol açtığını ortaya çıkardı. Marksist söylemler, marjinal sınıfları politikaya önem vermeyen “lümpen proletarya” yani yoksul kalabalık olarak tanımlıyor. Fakat marjinal sınıflar aynı zamanda güzel sözlerle ve altın vaatlerle hayallerini okşayan her iddia sahibinin ve dolandırıcının arkasından gitmeye de hazır vaziyettedir. Latin Amerika ve Afrika tecrübesinde marjinal kesimlerin hem orduya hem de silahlı örgütlere temel bir halk desteği oluşturduğu gözlemlendi.
Sınırlı ekonomik kalkınma deneyimlerinin tamamen başarısız olmadığı söylenebilir. Fakat bu deneyimler, özellikle yoksulluğu ve şiddeti yok etme gibi büyük hedefleri gerçekleştirmede başarısız oldu. Brezilya, ekonomik kalkınma alanında tecrübelerin sonuçlarının gözlemlendiği devletlerin başında geliyordu. Brezilya, 1960’larda refah içinde yaşadı. Fakat ekonomisi, çok geçmeden resesyona uğradı ve atılım sonrası meydan okumalar karşısında başarısız oldu. Özellikle ülkedeki ekonomik gelişmenin meyveleri adil bir şekilde dağıtılmadı.
Şili ve Arjantin tecrübesi de bundan pek farklı değil. Bir araştırmacının ifadesine göre söz konusu kalkınma programları, hükümetleri güçlendirerek şehirlerin gelişimini sağladı. Fakat bu programlar aynı zamanda yoksul sayısını da artırdı.
Ortadoğu ülkelerindeki tecrübesi ise marjinal sınıfların artmasının ilk başta sadece ekonomik faktörlere dayanmadığını düşünmeye sevk ediyor. Önlem amacıyla söylemek gerekirse, bu olgunun ortaya çıkarak genişlemesinin doğrudan sebebi ekonomik faktördü. Fakat biz, bu tür dönüşümlerin düşüncesiz resmi politikalardan kaynaklandığını biliyoruz. Burada özellikle 20’inci yüzyılın ikinci yarısında gelişmekte olan ülkelerdeki genel eğilime işaret ediyorum. Bu genel eğilim, Nezih el-Eyyubi’nin “Arap Devletini Büyütmek” adlı kitabında ifade ettiği biçimde devletin ve kurumların sosyal yaşama egemen olmasını teşvik ediyordu.
Devletin büyüme ve merkezileşme eğilimi, bir yandan güçlü bir yapı inşa ederken bir yandan da kasıtlı ya da kasıtsız olarak kabile gibi klasik sosyal örgütlerin parçalanmasına yol açmaktadır. Zira bu eğilim, bireyleri anlamada ve sosyal gerilimi yatıştırmadaki rolünü oynaması noktasında sendika ve parti gibi yeni alternatiflere müsaade etmiyor.
Bu dönüşümü “toplumu parçalarına ayırmak”, yani sosyal örgütleri parçalayarak bireyleri ayrı parçacıklara dönüştürmek şeklinde ifade edebiliriz. Siyaset bilimci Hannah Arendt, kendi grubunu kitle olarak, yani mekânın bir araya getirdiği insan kalabalığı olarak adlandırdı. Fakat kitlelerin ortak hareket etmelerini sağlayacak bağlara ve anlaşmalara ihtiyacı vardır.
Marjinal sınıflar, reform politikaları için ciddi bir engel teşkil ediyor. Zira marjinal sınıf, beşikten mezara hayatımızla ilgili her şeyden devleti sorumlu tutmaya eğilim gösteriyor. Sanki marjinal sınıflar, kaos ve bölünmeye potansiyel bir zemin hazırlıyor gibi.
Marjinal sınıfları özümsemek için toplumun genel meselelerinin çözümünde her bireyin aktif iş birliğine, fikri ve pratik katılımına izin veren ve yasal çerçevelerin genişletilmesini amaçlayan genel bir politikaya ihtiyaç duyuluyor. Bu katılım, önceliklere ve hedefleri gerçekleştirmeye yönelik sorumluluk dağılımına göre devlet ve farklı sınıflar arasında uzlaşmaya zemin hazırlayacaktır.
Planları görüşmeye ve uygulamaya yönelik genel katılım, toplumdaki kaynaşmayı pekiştirecek ve sadece ekonomik alanda değil, aynı zamanda bilim, sosyal hizmet ve genel kültür alanlarında da ekonomik faaliyeti aktifleştirerek inovasyon üreten bir araca dönüştürecektir.