Suudi Arabistan'ın Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman, Pakistan'a, Hindistan'a ve Çin'e bir ziyaret gerçekleştirdi. Krallığın bu Orta ve Büyük Devletler ile olan ilişkileri oldukça iyi ve ümit verici. Bu devletler dünya ile ilişki kurmanın önemli bir parçasını oluşturdukları için gerçekten de dikkate değer ülkeler.
Pakistan, Endonezya'dan sonra en büyük ikinci Müslüman ülke olması hasebiyle önemlidir. Bu, bugün ve gelecekte göz ardı edilememesi gereken çok önemli bir stratejik detaydır. Hindistan ve Çin devasa ve büyüyen ekonomilerdir ve önümüzdeki 20 ila 30 yılda ABD’nin yanı sıra dünyanın en büyük ekonomileri olacaklardır.
Bu iki devletin, Krallık ve diğer Arap enerji ülkelerine petrol, teknoloji ve tüketici ürünlerinde ABD ve Avrupa'dan çok daha fazla ihtiyacı var. Teknoloji, nüfus ve politik açıdan parlak bu iki ülkenin sürekli artan politik ve stratejik rolleri var.
Bütün bu alanlardaki kapasite ve yetenekleri göz önüne aldığımızda, Arapların bugün ve gelecekte kendileriyle yakın ilişkiler kurmasına ihtiyaçları var. Bu nedenle, tüm Arapların, atılan bu adımları geliştirmek ve sürdürülebilir kılmak için Krallığın yanında yer almaları öncelikli bir meseledir.
Neden makalenin başlığında dünyayla ilişkileri geliştirme bağlamında ‘DEAŞ’ ve sonrasını zikrettik? Çünkü El Kaide ve DEAŞ, İran'la birlikte, vizyon ve işbirliğini geliştirme açısından bir engel teşkil ediyor. 2001'den bu yana bizler bu gerçekliğin esirleri olduk; ayrıca Irak, Suriye, Lübnan, Libya ve Yemen'de terör olayları ve müdahaleler yaşandı.
Krallık, bu esaretten kurtulma adına ilk adımı attı ve Kral Selman bin Abdülaziz, 55 Arap ve İslam ülkesi ile ABD Başkanı Trump’ın katıldığı bir buluşmayı Riyad’da gerçekleştirdi. Suudi Veliaht Prensi şimdi de bunun ikinci adımını atıyor. Ekonomik alanda eşitliğe dayalı, denkliğin esas alındığı yeni ilişkiler tesis ediyor. Araplarla geniş bir dünya arasında doğru ilişkiler kuruyor, ayrıca teknolojik ve küresel bilimsel ilerleme alanlarına iyi bir giriş yapan yeni kutuplarla işbirliği yolları arıyor.
İki alanda yeni ve gelecek vaat eden adımlar atıyoruz: Arap ulus devletini başarısızlık ve yetersizlik şüphelerinden uzaklaştırmak. İkinci olarak ekonomik ve stratejik denklik yönünden yeni alanlar inşa etmek ve geliştirmek. Dünyanın stratejik haritasında hakkımız olan bir şeyi(ancak bunu hak etmeliyiz) gerçekleştiriyoruz. Arap Stratejik Grubu, bu adımları, yalnızca savunmasını güçlendirmek için değil, aynı zamanda Krallığın yaptığı gibi yeni pozisyonlar yaratmak için de atmalıdır. En uzağından en yakınına kadar bazı çevreler (maalesef) bizleri şüphecilik ve çaresizlik çemberine aldılar. Bunu yaparken de bazen terör belasını ve başarısız yönetimleri, bazen de İsrail, İran ve Türkiye ile uğraşmayı bahane ettiler. Bu çaresizlik ve krizler kırılmaya ve düşmeye başladı, dolayısıyla yeni Suudi liderliği tarafından sunulan fırsattan yararlanılmalıdır.
Arapların uluslararası ilişkilerdeki etkinliği geri dönerse, Arap ulus ülkelerindeki liderlere olumlu ve cesaret verici bir mesaj gitmiş olur. Terörizm etkisini yitirmeye başladı, siyasal İslam ise hala gerilemeye devam ediyor. Ancak terör eylemleri bir yana, Arap dünyasındaki siyasetçilerin ve kamu idaresi yetkililerinin sorumlulukları var.
Siyasette büyük hatalar olmasaydı, Suriye, Libya ve Lübnan gibi birçok ülke bu kadar büyük bir maddi ve politik yıkıma maruz kalmayacaklardı. Bağımsızlık ve askeri aşamalarından sonra Arap ulus devletleri üçüncü aşamaya geçmiş bulunuyorlar, artık bu aşamanın başarısına odaklanmak gerekiyor. Bunun için ise mevcut siyasi idarelerin büyük çabalar sarf etmesi gerekiyor. Bu çabalardan birincisi, yolsuzluğa ve adam kayırmaya yenilmemek, liyakat ve dürüstlük konusunda ısrarcı olmak, halkın güvenini yeniden sağlamak olmalıdır.
Üçüncü bir dosyaya gidelim, dini esareti kırma meselesi… Entelektüeller, medya mensupları, sosyal medyayı etkin kullanan genç erkekler ve kadınlar, dini kurumların çok güçlü ve kontrol edici olduğunu, liberalleşmeyi ve açılımı engellediklerini ve ‘sivil’ devletler ve toplumlar üzerinde baskı oluşturduğunu zannediyorlar. Bunların hiçbiri doğru değil. Dini kurumlar son derece zayıflamış durumda. Bununla birlikte, 2010'dan bu yana, hatta daha önceden radikalizm ve terörizmle mücadelede büyük çabalar sarf etti ve bu konuda farklı başarılar elde etmeye devam ediyor. Devlet idareleri hala daha fazlasını talep ediyor. Şimdi ve yarın ihtiyaç duyulan şey, ‘DEAŞ’ yani terör sonrası dönemde nelerin yapılabileceğidir.
Radikalizm, toplumlarda ve bazı din âlimlerinde hala mevcuttur. Elbette, dini kurumlar bunların tamamından sorumlu değil. Örneğin, Lübnan’daki imamların üçte biri Daru’l-Fetvaya bağlı değiller. Kendi camileri ve kursları var. Son beş yılda Lübnan’da güvenlik güçlerinin soruşturmalarına maruz kaldılar. Bunlar herhangi bir resmi kurumdan yeterli bir dini eğitim de almadılar. Mısır, Ürdün ve diğer ülkelerdeki durum buradan pek de farklı değildir.
Dini kurumların iki sorunu var: Sosyal medya, eğitim merkezleri ve müftülükler aracılığıyla yeni kitlelere, dindar ve dindar olmayan gençlere ulaşamıyorlar. El Ezher ve Ürdünlüler bu yönde bazı adımlar attılar. Diğer sorun, dini söylem sorunudur. Sağlam dini kurumların söylemeleri üç noktaya odaklanıyor; Birincisi, inananları kan dökmekten, mal ve mülkü gasp etmekten ve bir Müslüman’ı tekfir etmekten alıkoymak. İkinci nokta, birlikte yaşama kültürünü geliştirme, Müslüman olmayanlarla ve dünyayla sağlıklı ilişki kurma. Üçüncüsü, İslam’ın barış ve huzur dini olduğunu öne çıkarma.
Kurumların bu söylemlerinin temeli Kur’an, Sünnet ve Tarih'e dayanmaktadır. Radikal tutum benimseyen kesimler ise Kur’an ve Hadislere parçacı bir yaklaşım sergileyerek inananları tekfir etmeye ve cihad sloganları atmaya yöneliyorlar. Ezher ulemasından iki büyük âlim ve Şeyh Abdullah bin Bayyah, Hz. Peygamberin (s.a.v) örnekliğini ve onun Medine tecrübesini esas alarak -inansın veya inanmasın ya da başka bir dine mensup olsun fark etmez- herkesin birlikte ve eşit bir şekilde yaşayacağı sivil bir devletin kurulması çağrısı yaptılar. Radikal kesim ise, bu tecrübenin geçerliliğini yitirdiğini, Nebi’den sonra gelen halifelerin dini çoğulculuğa dair farklı uygulamaları olduğunu iddia ederek bu çağrıya karşı çıktılar.
Dini kurumlar tarafından benimsenen söylemin çağdaş bir forma sokulması(İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Dinin temel maksatlarının uzlaştırılması vb.) gibi birçok husus daha var. Radikal kesim ise, aynı metinleri farklı bir biçimde yorumlamayı tercih ediyorlar. Her iki kesim de yani orta yolu benimseyen ılımlı kesim ile radikal ve katı bir tutum sergileyen kesim esasında algı yönetimi yapıyorlar. Her iki taraf da kendi yaklaşımlarının daha isabetli ve sağlam olduğunu düşünüyor ve birbirlerinden etkilenmiyorlar.
Yeni çağdaş söylemin zorlama tarihsel atıflar yapmaktan vazgeçmesi gerektiğini düşünüyorum. Yeni bir söylem ortaya konacaksa İbn Haldun yöntemi benimsenmeli, dini kaynak ve akıl, sağlıklı bir zeminde işlevsel kılınmalıdır. Yeni söylem akla ve dinin, toplumun ve devletin faydasına dayanmalıdır. İtikatla/inançla ilgili olmayan genel konularda içtihad kapısı her zaman açıktır. Din, topluma, siyasi ve ekonomik alana ulaşmayı başarmıştır. Bu konuda illaki alternatif sistemler ortaya koyma zorunluluğu yoktur. Din hiçbir zaman yenilik ve içtihadın önünde bir engel olmamıştır.
Yeni söylem ‘devlet’ kavramı etrafında değil, ahlak ve değerlerin ağır bastığı bir zemin etrafında şekillenmelidir. Yüce Allah ile insan arasındaki ilişkiyi ‘rahmet ve ihsan’ üzerine kuran, insanlar arasındaki -Müslüman ve gayri müslimler olsun- ilişkiyi ise ‘tanışma‘ ve birlikte yaşama üzerine kuran bir ahlak ve değerler sistemi öne çıkarılmalıdır. Bununla birlikte bu yeni söylemin, yeni bir zihni ve idari yapıya ihtiyacı var. Entelektüeller ve medya mensupları bu konuda işbirliği içinde olmalılar. Sadece tenkit etmek meseleyi çözmüyor.
Her zaman üç şeye öncelik verilmesini ifade ettim: ulus devletin korunması, dinde huzurun yeniden tesis edilmesi ve dünya ile ilişkilerin düzeltilmesi. Bütün bunlar yeni bir dini söylem gerektiriyor, fakat aynı zamanda yeni bir siyasi söylem gerektiriyor. Birleşik Arap Emirlikleri'nin başkenti Abu Dabi'de Papa ve Ezher Şeyhi tarafından yayınlanan ‘İnsani Kardeşlik Belgesi’nin derinlemesine tartışılması gerektiğine inanıyorum. İçinde yaşadığımız gerçeklikler sadece zorlukları değil, aynı zamanda fırsatları da beraberinde getirir.
TT
DEAŞ sonrası devlet, din ve dünyayla ilişkinin mahiyeti
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة