Emir Tahiri
İranlı gazeteci-yazar
TT

Siyaset dünyasında son moda: Alman usulü

İngilizcede ‘Hollandalı usulü’ (Alman usulü) diye bir tabir vardır. Bu tabir, bir grup arkadaşın akşam yemeği için dışarı çıktıklarında her birinin yediği yemeğin hesabını kendisinin ödediği durumlar için kullanılır. Bu tavrın iki gerekçesi vardır. İlki, arkadaşların menüde yazan fiyatlara dikkat etmek zorunda olmaksızın istediği şeyi yemekte özgür olması. İkincisi ise aralarında herkesin yerine hesap ödemeyi üzerine alacak kadar yüksek konumda olduğunu iddia edebilecek kimsenin olmaması.
Aslında bu tabir, yalnızca arkadaşların eğilimleri için değil, duruma bakılırsa ‘Hollandalı usulünü’ benimseyen bazı siyasi partilerin tutumunu tarif etmek için de epey kullanışlı.
Siyasi açıdan Hollanda’da en az 22 tane ulusal, 4 tane bölgesel ve 7 tane de yerel parti bulunuyor. Bu durum ülkeyi, siyasi partilerin sayısı bakımından dünya sıralamasının başına yerleştiriyor. Hollanda aynı zamanda, 19. yy’ın son yıllarından bu yana çoğunluğu tek bir partinin kazanamadığı tek demokratik devlet.
İş bununla da kalmıyor. Hollanda, olgunlaşmış herhangi bir demokratik sistem düzeyinde siyasi yönelimler ve ideolojiler bakımından en zengin noktaları temsil eden 70’i aşkın siyasi partinin yükselişine ve düşüşüne tanık oldu.
Şimdi bazıları bu kalabalık çeşitliliği, derin ayrışmaların varlığına bir işaret olarak yorumlayıp Hollanda’da istikrarı sarsıcı bir unsur olarak görebilir. Ancak gerçeklik bize, Hollanda’nın en azından İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa düzleminde hep birlik ve istikrar bakımından en demokratik ülkelerden biri olarak temayüz ettiğini ve ulusal birliğini içeride var olan siyasi çeşitlilik geleneği ile güçlendirdiğini söylüyor. Hollanda’nın tecrübesi, genellikle Orta ve Doğu Avrupa’da dillendirilen, görüş birliğinin safların sıklığını yansıttığı yönündeki iddiayı çürütmektedir. Yanlış bir anlayışla bu ülkelerdeki durağanlık, istikrar olarak değerlendirilir. Tek partili sistemde ifadesini bulan bir düşüncedir bu.
Genel olarak Hollanda’daki bu siyasi durumun ortaya çıkmasına yardımcı olan 3 etken vardır. İlk etken safları sıklaştıran bir unsur olarak varlık gösterip parti politikalarından daha yüksek bir noktada konumlanan krallık rejiminde kendini belli eder. Rejim, seçimlerde çoğunluğu elde etmiş bir şekilde başa gelse bile hiçbir parti ya da grubun kendi biçimini tüm millete dayatamayacağının garantisidir.
İkinci etken ise 1918 yılından bu yana yürürlükte olan orantılı temsil sistemidir. Bu da az sayıda seçilmişe bile devletteki karar alma birimlerinde bir pay ayırır.
Bu esnada İngiltere’nin iki partiye dayalı siyasi sistemi ile kendisini bir yanda tek parti boyunduruğu diğer yanda Hollanda modeli olmak üzere arada sıkışmış hissettiğini görürüz. Söz konusu iki partiden biri, ılımlı sol bir yol takip ederken, diğeri hafif sağa meyleder. Bu iki parti, iktidarın çift tekeli olarak kuruldu.
Rusya ve Belarus (Beyaz Rusya) hariç olmak üzere tek parti sistemi geçerliliğini kaybetmişken şimdi de iki partiye dayalı sistemin patlayarak sona ermesinin vakti gelmiştir, kim bilir. Fransa’da birkaç ay zarfında oluşup hem meclisteki koltuk çoğunluğunu hem de başkanlığı ele geçiren sonra da iki ana partiyi sağa sola dağıtan ‘Le Rebuplique en marche (Cumhuriyet Yürüyüşü Hareketi)’ adlı yeni bir hareket peyda olduğunda yaşanan aslında böylesi bir patlamaydı.
Bununla birlikte iki partili modele belki de en büyük darbe, ana vatanını temsil eden ülkede yani Büyük Britanya’da (İngiltere) ve aynı şekilde büyük bir alana sahip olduğu ABD’de indirilmiştir.
İngiltere’de ‘Brexit humması’ olarak tarif edebileceğimiz durum, ülkedeki iki ana partinin yani Muhafazakâr Parti ile İşçi Partisi saflarının bozulmasına sebep oldu. Düzeltilmesi de kolaymış gibi durmuyor. Bununla beraber iki partiden istifalarını sunan parlamento üyelerinin sayısı şuan az belki ama iki partiye şöyle hızlıca bir göz attığımızda parti saflarındaki ayrışmanın, parlamentodan çok daha fazla olduğunu görürüz.
ABD’de de Cumhuriyetçi Parti kendini 3 parçaya ayırdı: Ölümüne Donald Trump destekçileri, partide köklü olan geleneksel unsurlar ve ortada çekimser kalanlar.
Buna karşılık Demokrat Parti, parti içindeki geleneksel baronlara karşı daha derin ayrışmalarla boğuşuyor. Söz konusu baronlar, halkçı sol ve Avrupalı tarzda sosyalist demokratlara verilen mücadelede tekrar ön saflarda bulunmak için çabalıyor.
Kişisel arzular göz önüne alınacak olursa da 10’dan fazla kişinin başkanlığa aday olmak istemesi söz konusu ki bu daha da derin ayrışmaların habercisi.
Sosyal medyanın küreselleşmesi sayesinde ‘Hollandalı usulü’, Batılı demokrasilerin sınırını aşabilir.
Brezilya bu duruma örnek. Nitekim Jair Bolsonaro’nun parlamento seçimlerinde oy çokluğuna erişemeyen bir siyasetçi olarak başkanlığı kazanmayı başarması 10’dan fazla partinin ortaya çıkmasına neden oldu.  Bir diğer örnek de Pakistan. Orada da son seçimlerde onlarca bağımsız adayın yanı sıra 12 parti yarıştı ki bu ülke tarihinde rekor rakam oldu.
Hollandalı usulü aynı şekilde bu ayın sonunda genel seçim yapmaya hazırlanan Tayland’da da kökleşmeye başladı.
Hollandalı usulünün revaç bulmasının pek çok sebebi var ki bunların başında ‘bilginin demokratikleşmesi’ olarak nitelenebilecek olgu gelmektedir. Hükümetlerin ya da siyasi partilerin kaynakları tekelleştirmek veya hâkim söylemi yönetmek suretiyle bilgi üzerinde egemenlik kurması artık mümkün değil. Zira akıllı telefon ya da tablet taşıyan herhangi bir kimse alternatif söylemlere çok kolay bir şekilde erişir hale geldi.
Sebatkâr aktivistlerden oluşan küçük grupların bile sınırlı sayıdaki bağışçılara, kurumlara veya sendikalara bağımlı olmaktan onları kurtaracak yeterli paraya ulaşabilmesini sağlayan kitlesel fonlama imkânı var. Buradaki odak unsur, kararlılık ve sebattır. Güçlü bir güdünün harekete geçirdiği küçük bir azınlık, adil bir rekabet ortamında sayıca kalabalık ancak vizyona bağlılık konusunda zayıf bir çoğunluğa denk hale gelebilir.
Lenin şu ünlü sözü ile bu gerçeğin erkenden farkına varmış gibi görünüyor, “Azınlık iyi bir durumda olacaksa, ne kadar az o kadar iyi. “
Hollandalı usulünü bu kadar sevimli kılan üçüncü unsura gelelim. Bu, iktidara egemen elitliğin elinden dokunulmazlığı almaya yönelik genel eğilimin yaygınlaşmasıdır. O kadar ki Trump ve Bolsonaro gibi kişilerin yükselmesi ve Brexit ile birlikte elitlik, kıskanılmaya değmeyecek bir duruma gelmiştir. Yunanistan, Macaristan, Polonya, Avusturya, Slovakya, İspanya ve Almanya’da seçim kazanan çok sayıda acemi siyasetçi örneği de şurada dursun.
Haliyle bazıları tüm bunları, ‘halkçı eğilimin’ geçici yükselişi olarak görüyor. Bu ‘halkçı eğilim’ tabiri genellikle aşağılayıcı bir ifade olarak kullanılır.
Bununla birlikte şu bir gerçek ki klasik siyaset modelleri görmezden gelinemeyecek kadar önemli değişimlerden geçiyor. Bu yeni gelişme ile başa çıkabilmek adına uygun yollar bulmak için sakin kafa ile düşünmeye acil bir ihtiyaç vardır.