Siyasi kargaşa Cezayir ve Sudan’da yoğunlaşırken, Libya ve Suriye’de devam ediyor. Aynı kargaşa, Tunus’ta tökezlerken, Yemen’de kanlı bir çatışmaya dönüştü. Bu kapsamda karanlık ve kasvetli hava, diğer Arap ülkelerinde de siyaset sahnesinin tamamını kaplamaktadır.
Bununla birlikte şu soruyu da sormalıyız: İkinci Dünya Savaş’ı sonrası Arap siyasi ortamına yayılan şey (Arap Cumhuriyetleri) Arap toplumunun ilerlemesine ya da yerinde saydığını fark etmemesine mi, yoksa cumhuriyet rejiminin gerektirdiği yönetimin değişmesi mekanizmasındaki kalıtsal bir hata nedeniyle gerilemesine mi neden olmuştur?
Bu sorunun yanıtı; Arap takipçilerin nereye ulaştığını öğrenmek için nefes nefese kaldığı hızla değişen gündemi aşıp Arap vatandaşlarının özlemle bekledikleri insan onurunu koruyan anlamlı bir hayata ulaşmak için siyasi süreci ve güvenli limanlarının nerede olduğunu anlama çabasına uzanmaktadır.
Genel kamu çıkarları açısından ve halkların gelişimi izlendiğinde Arap cumhuriyetlerini ve hatta bölgede bizi çevreleyen Türk ve İran cumhuriyetlerini zayıf ve kırılgan olarak nitelemenin abartılı bir tanım olmadığı görülür.
Bizim cumhuriyetlerimizin sahip olamadığı en önemli özellik ‘saymak’ yani yılların sayısını bilmek ve hesaplamaktır. Çünkü yılları saymak ve hesaplamak cumhuriyetçi siyasi sistemlerin karanlık odağında bulunmaktadır.
En geniş anlamı ile cumhuriyet kelimesinden kastedilen yönetimin el değiştirmesidir. Yani anayasanın koyduğu belirli bir sürenin ardından devletin en yüksek makamını başkalarına bırakmaya en başından hazır olmaktır. Ancak bizler de uzun süre kalmaya niyetli olan cumhurbaşkanı göreve gelir gelmez hemen (elbette maiyetiyle birlikte) anayasanın belirlemiş olduğu birkaç yılı nasıl aşacağını ve iktidarda daha fazla kalmak için ne yapması gerektiğini düşünmeye başlar.
Hüsnü Mübarek 30 yıl iktidarda kaldı ve bu süre içerisinde geçen yıllar hiç sayılmadı. Nasıl tanımlanırsa tanımlansın Mısır’daki Ocak Devrimi’nin başlamasının belki de en önemli nedeni; halkın bu uzun ve hesapsız yönetimden yorulması ve güçsüz düşmesiydi. Aynı şey Tunus’da 23 yıl yönetimde kalan Zeynel Abidin, Libya’da 40 yıl iktidarda kalan Muammer Kaddafi ve Yemen’de 34 yıl iktidarda kalan Ali Salih için de geçerlidir. Son olarak bu, Cezayir’de 20 yıldır iktidarda olan Abdulaziz Buteflika ve Sudan’da 30 yıldır iktidarda olan Ömer el-Beşir için de geçerli olduğu gibi belki de en çok Suriye’de yaklaşık 20 yıla yakın bir süredir iktidarda olan Beşar Esed için de geçerlidir.
Mübarek döneminde Mısırlıların kendisinin uzun süredir yönetimde kalmasından duydukları korku gizli değildi. Konuyla ilgili Mısır toplantılarında Mübarek’in yerine kim ve ne zaman geçecek soruları bastırılmış bir şekilde ve fısıltı halinde konuşulurdu. En çok sorulan soru ise şuydu: Sayın Mübarek, sadece bir önlem olarak 90 milyon Mısırlı arasından neden yerine geçmeye uygun birisini bulup cumhurbaşkanı yardımcısı yapmıyor?
Bugün de çok sayıda Cezayirli, gelecek 5 yıl içerisinde cumhurbaşkanlığı makamında kalmaya hazırlanan kişinin başka bir nedenden ötürü değil de sadece sağlık durumu nedeniyle görevlerini yerine getiremeyeceğini düşündüğü için protestolar düzenlemektedir. Çünkü eğer cumhurbaşkanı hastaysa Cezayir’i kim yönetecek? Şüphesiz bu sorunun cevabı belirsiz olduğu kadar meşrudur.
Halkın saymaktan bıktığı aynı yorgunluk şimdi de cumhurbaşkanının 30 yıldır iktidarda olduğu ve son olarak görev süresini yenilemeyi umut ettiği Sudan’da ortaya çıkmıştır.
Lübnan gibi bir ülkede kimi zaman küçük kimi zaman da büyük iç savaşlara neden olan ‘çatışmalar’ tarihini okuduğumuzda; modern Lübnan tarihi boyunca bütün bu çatışmaları başlatan kıvılcımın ‘yılları görmezden gelmek’ yani Bişara Huri’den Emil Lahud ve Kamil Şamun’a kadar cumhurbaşkanlarının görev sürelerini yenileme ya da uzatma çabası olduğunu görürüz.
Arap cumhuriyetlerinde ‘yıllar ve hesaplama’ göz ardı edildiğinde neler yaşanmaktadır? Bu ikisi göz ardı edildiğinde neredeyse bilimsel olarak kanıtlanan bir dinamik ortaya çıkarmaktadır. Bu dinamik; hastalık derecesine varırcasına bir gücü tek elde toplama eğilimi anlamına gelmekte ve bu iktidar, yıllar içerisinde etrafında asalak bir insan grubu üretmektedir.
İktidarın bu asalak insanlara güvenmesi, itimat etmesi ve dizginleri onların eline vermesi ile ‘ses çıkarılmayan’ yolsuzluk yaygınlaşır ve devletin her yerine nüfuz eden bu küçük gruplar, ülke yerine iktidarı korumaya yönelirler. İşte tam bu anda ülkenin sadece kaynakları yağmalanmaz, ülke savunmasız kalarak iç işlerine karışmak ve birliğini bozmak isteyenler için kolay bir lokma haline gelir.
Devrimlerden önce çoğu zaman vatana önem verilirdi. Ulaştığım bu sonucu kanıtlayan ve hatta düşmanlara bile ait olabilecek birçok ‘tanıklık’ bulunmaktadır. Örneğin; Mısır devriminin 50. yıldönümü vesilesi ile 2002 yılında yayınladığı ‘Rejimin Düşmesi’ adlı kitabında Muhammed Hasaneyn Heykel, Kral Faruk’un tahtından feragat etmesini ‘Faruk Mısırlı bir vatanseverdi’ sözleriyle özetledi. Bu ifade ile sanırım yazar, Kral Faruk’un Mısırlıların kanının dökülmesini istemediği için tahtından feragat etmeyi hemen kabul ettiğini kastetmektedir.
Bugün Suriye’ye baktığımızda, parçalanmış bir ülke, boş şehirler, üzerlerine bombalar yağdırılan insanları, insan yuvasından çok hayvan barınaklarına benzeyen küçücük yuvalarında hayatta kalabilmek için bir lokma ekmek dilenen ve göçmenelere dönüşen insanları, kültürümüzde kullandığımız bir söz gibi ‘Eyyüb’ün bile tahammül edemeyeceği binlerce trajik insan hikâyelerini görürüz.
Bu da yetmezmiş gibi bir de Pakistan, Afganistan, Irak, Lübnan ve Orta Asya’nın uzak köşelerinden getirilen milis güçler tarafından kanı mübah görülen, vatan yerine rejimin güvenliğine öncelik verildiği için İran ve Rusya gibi ülkelerin müdahelelerine açık bir ülke buluruz. Bu ülke vatan yerine rejimin güvenliğine, vatandaşlarının kanına karşılık iktidarda kalmaya öncelik verilmesinin açık ve belirgin bir örneğidir.
İktidarın başındaki kişinin ‘yılları saymayı’ bilmediği ülkelerde kanları dökülen insanların hesabı sorulmaz. Bunun bir başka açık örneği de Yemen’dir.
Yemen’de yaşanan bütün kötülüklerin temelinde Ali Salih’in ülkesinden çok rejiminin güvenliğine öncelik vermesi, iktidarını korumak ya da iktidarına dönmek için Yemen’in bütün kaynaklarını Husilerin eline vermesi yatmaktadır. Ali Salih isteğine ulaştığında Husilerden de kurtulmayı planlıyordu ama onlar ellerini daha çabuk tutarak herkesin gözü önünde ondan kurtuldular!
Bu sahne karşısında hem Cezayir hem de Sudan’da nasıl yakın ya da uygun bir çıkış bekleyebiliriz? Zira her iki rejim de hala ciddi bir şekilde korkutma ve erteleme taktiklerini uygulamaya çalışmaktadır. Her iki lider de gelecekte bir kez daha aday olmayacaklarını açıkladılar ki bu bahsettiğimiz erteleyici taktiğin bir örneğidir.
İkinci taktik olan korkutmaya örnek olarak ise Cezayir meclisinde siyasi yetkililerden birinin; göstercilerin Suriye’de olduğu gibi başta güvenlik güçlerine çiçek uzattıklarını ama çok geçmeden silahlara sarılacaklarını söylemesini ya da halkı ‘Kara 10 Yıl’ın yeniden yaşanması ile korkutmaya çalışan açıklamalarını gösterebiliriz. Aynı şekilde Sudanlı birçok yetkili de ‘Suriye’de olanlara bakın’ diyerek halkı korkutmaya çalışmaktadır.
Bu, kesinlikle geçmişi yanlış bir şekilde okumaktır ve geçmişi yanlış okuyanlar şimdiyi ve geleceği de yanlış bir şekilde yorumlamaktadır. Çünkü halkların deneyimleri –görünüşte yakın görünseler de- hiçbir şekilde benzer değildirler. Buna ek olarak halkların kendisi de başkalarının hatalarından ders alabilirler ki; Cezayir ve Sudan’da göstericilerin taleplerinin barışçıl olduğunda ısrar etmelerinin nedeni de budur.
Artık gücün tek bir liderin elinde olması düşüncesi, bir hayalden ibarettir. Ayrıca kusursuz, hesap sorulamaz liderlik kavramının da artık insanlık tarihinde yeri kalmamıştır. Yine insanlık bütün bu bilimsel ve sosyal başarıları gerçekleştirirken geçmişi geleceğe dayatma çirkinliği de artık kabul edilebilir olmaktan çıkmıştır.
Geçmişte yaşamak, aşırılıktan teröre ve yeni nesil arasındaki bilinçlenmeyi anlamamaya kadar bugün çevremizi saran bütün bu kötülüklerin kaynağıdır. Arap ülkelerimiz ayrılmak ya da yenilenmek istemeyen bu mevsimlerden daha iyi mevsimleri haketmektedir.
Son olarak; sosyoloji profesörü Saad Eddin İbrahim’in ‘Cumkrallıklar’ kavramını – ki bununla görünüşte cumhuriyet sistemine sahip olan ama krallıklar gibi yönetimin miras yoluyla devredildiği ülkeler kastedilmektedir- icat ettiğinden bu yana Arap vatandaşları seçim sandıklarının sonuçlarına güvenmez olmuşlardır. Çünkü bu sandıklar onlara hep aynı yüzleri çıkarmaktadır.
TT
Arap siyasetinin mevsimleri ve Cumkrallıklar
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة