Ağustos 1967'nin sonlarında, Arap kaderini demesek de Arap vicdanını sarsan ağır askeri ve siyasi yenilgi bulutlarının ortasında, Arap liderleri Sudan'ın başkenti Hartum'un ev sahipliği yaptığı olağanüstü zirvede buluştular ve mesajlarını yüksek bir tonda buradan verdiler. Hartum'un bizzat kendisi –eskiden olduğu gibi- haftalardır olayların merkezinde bulunuyor.
Haziran yenilgisinin yol açtığı toplu çöküşü önlemeye yönelik uyarı tonu yüksek bir mesaj verilmişti, bu mesaj “üç hayır” şeklinde meşhur olmuştu, zira “barışa hayır, tanımaya hayır, müzakereye hayır” denmişti.
Tabii ki, zaman bu "hayır’ları" işlevsiz kıldı ve sayfası dürüldü. Ayrıca ilk şokun atlatılmasından sonra, aslında olanların bir aksilikten çok daha kötü olduğu ortaya çıktı. Nerden bakarsak bakalım olanlar tam bir felaketti, olumlu denilebilecek tek bir şey vardı, o da, Arap insanı uzun zamandır idrak edemediği geri kalmışlık gerçeğini fark etmişti, zira hamasi, popülist, yüzeysel ve tepkisel söylemlerle yaratılan coşkunun bir işe yaramadığı anlaşılmıştı. Şanlı tarih vurgusunun yarattığı atmosferin bir işe yaramadığı görülmüş oldu.
O zamandan beri, düşünce yapımız daha mütevazı ve daha gerçekçi hale geldi.
Geçmişte değil de şimdiki zamanda yaşamamız gerektiği iyice anlaşılmış oldu.
Geçmişte tüm dünyaya nam salmış liderlerimiz, bilim adamlarımız, atletlerimiz ve filozoflarımızın torunları bugün Arap dünyamızın ve İslami alanımızın dışında bulunuyorlar. Sınırlı tercih yapmanın bunaltıcılığından ve basmakalıp fikirlerin etkisinden uzakta, düşünce ve yaratıcılığı teşvik eden, sistematik ve güven veren kurumlarda çalışıyorlar. Bizim topraklarımızda ise... Mutlak karşıtlıklar dışında mutlaklıktan kaçış yok... Ve arada bir gri alan kesinlikle yok.
Sudan'da, yaklaşık 30 yıl önce, Ömer Hasan el-Beşir'in önderliğindeki darbeyle – pek tabii ki "siyasal İslam" güçlerinin planlaması ve desteklemesiyle- iki “mutlak” bir araya gelmiş oldu, dini ve askeri yapı… Görüş ayrılıklarına, kişisel ve örgütsel bölünmelere rağmen, her iki yapı Sudanlılara otuz yıl boyunca hükmetti. Bir zamanlar yani güneyinden ayrılmadan önce en büyük Arap ve Afrika ülkesi olan ve her tür servetle dolu olan ülke, sefalet ve acılara mahkûm edildi.
Sömürge günlerinde İngiliz tahtının tacı olan Sudan, farklı ırk ve dinlere sahip onlarca aileyi, Irak, Yemen, Yunanistan, Hindistan ve diğer yerlerden kendisine çekebilmişti. Ancak iç savaş bataklığına daldı, Güney kendisinden ayrıldı, batısında ise derin çatlaklar oluştu. Partilerin ve ordunun sırtında adeta bir kambur haline gelen radikal unsurlardan çok çekti.
Sözde "Arap Baharı" 2011 yılında geldi.
Burada birçok insanın Suriye, Yemen ve Libya'da tanık olduğumuz trajedilerden sonra bu ifadeden nefret etmelerini anlayabiliyorum, ancak siyasi bağlamdaki "bahar"ın acil bir değişim anlamına gelmediğini sürekli iddia ettim ve hala aynı şeyi söylüyorum. 1968’deki “Prag Baharı” Çekoslovakya’daki komünizmi yıkmadığı gibi 1989’daki “Pekin Baharı” da Çin’deki rejimi devirmedi. Ancak her iki bahar da değişimin çekirdeğini taşıyordu. İki ülkenin vatandaşları bu sayede itiraz etme kabiliyeti kazandı ve bu inanç sayesinde değişim gerçekleşmiş oldu. Böylece, her iki durumda da daha iyi bir gelecek için bir zemin oluştu, zira "yumuşak" ve latif bir geçiş öngörülmüştü. Bu arada, Çekoslovakya’daki değişim 90’lı yıllara kadar devam etti ve 1993’in başında Çek ve Slovak şeklinde bir ayrılık gerçekleşti ancak bu ayrılık medeni ve dostaneydi. Kültür, büyüklük, potansiyel ve insan kompozisyonu bakımından farklı olan Çin'de aşamalı ve sessiz bir devrim gerçekleşti. “Aşağının” dertleri “yukarıda” karşılık buldu, “çevrenin” talepleri “merkezin” mekanizmalarını harekete geçirdi.
Elbette, "Arap Baharı"nın yaşandığı ülkelerdeki durum farklıydı, bilakis her bir ülkedeki durum diğerinden farklı idi.
Tunus ve Mısır gibi "güçlü kurumlara" sahip "merkezi devlet"ler ayakta kalabilmeyi başardı. Suriye, Yemen ve Libya gibi mezhepçiliğin, kabileciliğin ve bölgeciliğin yerleşik olduğu ülkelerde, bölgesel ve uluslararası projelerin de etkisiyle yıkıcı etkiler meydana getirdi. Sonuç olarak, “Suriye deneyiminden kaçmak” adına her yerden farklı farklı ahkâmların kesildiği bir ortamda- ki her türlü açılım bu gerekçe ile reddedilmeye başlanmıştı- Cezayir ve Sudan'da değişim rüzgârları esmeye başladı.
Birçok gözlemci, sağlık durumu kötüleşen Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika'nın beşinci dönem için gereksiz adaylığının kolayca kabul görmeyeceğini düşünüyordu. Sudan’daki durumu dikkatlice takip eden gözlemciler de Cumhurbaşkanı Beşir'in biriken siyasi ve geçim krizi hadisesinin ortasında bir çıkış yolu bulup bulamayacağını sorgulamaya başlamışlardı. Nitekim iki ülkedeki halk hareketi peş peşe büyük bir zafer kazandı; Buteflika istifa etti Beşir ise, ordunun organize halk hareketiyle koordineli çalışması sonucunda devrildi.
Şimdiye kadar, hem Cezayir hem de Sudan'daki halk hareketi üç şeye sahip olduğunu ispatladı: Sabır, çoğulcu dayanışma ve yarı çözümleri şiddet tuzağına düşmeden reddetme konusundaki ısrarı.
Bu, olgunluğun alametidir, görünen o ki Cezayir ve Sudanlılar, diğer değişim yaşayan ülkelerde yapılan hataları görmüşler ve bu hatalardan ders çıkarmışlar.
Ancak, her iki ülkede, özellikle de "derin devlet"in hala mevcut olduğu ve güvenliği önceleyen zihniyetinin güçlü olduğu Cezayir'de büyük zorluklar var. Hala manevra yaparak önemli tavizler vermeyi reddediyorlar. Sudan'da sendikacılığın köklü olması, çok partili bir geleneğe sahip olması, ülkede örgütsel müzakere tecrübesinin iyi olması halk hareketine daha fazla esneklik kazandırıyor. Ordu, çıkmaz sokak veya çatışma gibi bir sonuca ulaşmama adına ortak çıkarları koruma konusunda hassas davranacak gibi duruyor.
Bugün Sudan'da, "zorluklara" rağmen "iyimserlik" ve “değişim” rüzgârı esiyor. Ordu, sokakla çatışmayı reddetti ve ardından hareketliliği bastırmak ve kuşatmak isteyen liderleri alaşağı etti. Sonunda, Başkan Beşir ve avanesi, dikkate değer bir hızla tutuklandı. Bununla birlikte, hareketin liderleri, taleplerin makuliyetini kontrol etmeli, talep çıtasını doğru bir şekilde belirlemeli, şiddet, intikam ve kötü niyete sapmadan baskı yapmaya devam etmelidir. Bu, şüphecileri -özellikle önceki yönetimin kalıntılarını– ikna etmek adına gerekli bir hamledir. Zira hoşgörünün etkili olduğu bir değişim herkesin yararınadır. Gidişatın rotasını bozacak, halkın ve bu sokak hareketinin çıkarına zarar verecek kitlelerin bu dalgaya katılmasına izin verilmemelidir. Zira bu halk hareketi şu ana kadar belirgin bir hata yapmamıştır. Önümüzdeki saatler çok kritik, beklenti, sürecin büyük ve nihai bir zaferle sona ermesi ve "iyimserliği" şiar edinenlerin mutlu sona ulaşmasıdır.
TT
Sudan’da iyimserlik hâkim
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة