Abdurrahman Raşid
Suudi Arabistan’lı gazeteci. Şarku’l Avsat’ın eski genel yayın yönetmeni
TT

Cemaatlerin iktidarı bitiyor mu?

Mısır gibi bölgesel büyük bir ülkede Müslüman Kardeşler(İhvan) Partisi’nin yönetimdeki varlığını ya da yönetime devam etmesini hayal etmek, en karamsar hayallerin canlanması için yeterlidir. Bugünkü gerçek, gerilemenin bölgeye –ki en yenisi de Libya ve Sudan’dır- nasıl yayıldığını gösteriyor.   
Yönetimi arzulayan İslami hareketler için henüz tarihin sonu diyemeyiz. Çünkü İslami hareketleri destekleyen İran rejimi mevcut. Öte yandan Lübnan’da Hizbullah ve Gazze Şeridi’nde Hamas gibi kendi bölgelerini kontrol eden radikal güçler bulunuyor. Ancak fikri ve kurumsal açıdan İslami hareketler, giderek daha fazla kuşatılıyor.
Askeri köktenciliği ve fikirleri finanse eden derneklerin sayısı azaldı. Körfez, derneklerin önemli bir merkeziydi. Christian Chesnot ve Georges Malbrunot adlı iki Fransız gazetecinin araştırma kitabı “Katar Belgeleri”, Fransa’da büyük bir ilgi gördü. Radikal grupların güvenli bir sığınağı olduğu ortaya çıkmasının ardından radikal İslami düşünceyi inceleyip araştıran Avrupa, kıtasında okulları ve dernekleri finanse etme noktasında kitabın büyük bir etkiye sahip olduğu görülüyor.
Devletin yürüttüğü yasal reformlar ve modernleşme projesi neticesinde, Suudi Arabistan’da önemli bir gerileme yaşayan siyaset dışı geleneksel radikal düşünce bile zayıfladı.  
Başkan Donald Trump yönetiminin Irak, Lübnan, Afrika, Güneydoğu Asya ve Orta Asya’da onlarca grubu ve merkezi doğrudan finanse eden İran rejiminin finans kaynaklarını kurutmaya yönelik planının önemli bir etkiye sahip olduğunu unutmamalıyız. Eş zamanlı saldırılar, iktidar hayali kuran İslami hareketlerin tabutuna son çiviyi çakabilir.
Söz konusu rejimleri yok etmek, 1980’lerden itibaren yayılan dini, siyasi ve sosyal radikal olguyu daha sonra yok edebilir. Sudan ve Libya’da yaşananlar, radikalizmin gerçekleştirdiği tehlikeli ilerlemeye karşı tepki hareketinin bir parçasıdır. Mısır, Irak ve Libya’da radikal gruplar, neredeyse iktidarda kalacaktı ki başarısız oldu.
Sudan’da cemaatin yönetimden ayrılması, bölgede ideolojik örgütlere karşı çatışmada önemli bir gelişmedir. İhvan, DEAŞ ve el-Kaide gibi gruplar arasında büyük farklılıklar olmasına rağmen bu gruplar, benzer düşünce ve hayallere sahiptir.
İslami rejimlerin ya da örgütlerin yıkılmasının kötü bir gelişme olduğunu düşünenler var. Çünkü onlar, bu rejimlerin ve örgütlerin askeri hükümetlere ya da askeri hükümetlerin sivil görünümüne dönüştüğünü düşünüyor. Belki de haklılar.
Buna rağmen onlar, Ömer el-Beşir rejimi gibi İhvan monarşilerinin yıkılmasına üzülmemeliler. Çünkü onlar, bölgenin kurumsal, sosyal ve sivil gelişmeye doğru gittiğini varsayıyor. Fakat bu doğru değil. Asıl varsayım, dini düşüncenin geliştiğidir. Ancak tüm kanıtlar bunun tersini gösteriyor.
Amerikalılar, anayasa, parlamento ve özgür basın gibi formalite demokratik kurumlar tesis ederek Irak’ta gelişmiş sivil bir toplum inşa etmeye çalıştı. Ancak Amerikalılar, dini örgütlere katılım, faaliyet ve yönetim konusunda olanak tanıdığı zaman hızlıca geri adım attı. Sonuç olarak bugün Irak, ümit edilen sivil Irak değil. Belki de diğer alternatifler, yönetim için uygun değildi.
Ancak Amerikalıların dini partileri devreye sokması, dini-siyasi partiler kurmaya gerek duymadan din adamlarını ve dini düşünceleri kapsayan sivil cumhuriyet projesini sekteye uğrattı. “Dini örgütleri Amerikalılar mı getirdi yoksa Amerikalılar, dini örgütlerin nüfuzunu tanıyıp siyasi süreci sekteye uğratmamak için onları Irak’ta siyasi sürece dâhil etmeye mi çalıştı?” şeklinde boş bir tartışmayla vakit harcayabiliriz.
Irak’ta siyasi ve dini partilerin ve şahısların nüfuzunun azaldığını görüyoruz. Arap dünyası, halen 1979 İran devrimi sonrası süreçten kurtulmaya çalışıyor. Gördüğümüz yıkılışlar, karşıt direnişin ve intifadanın başarılarıdır. Alternatifler, elbette ideal siyasi projeler değildir.