Sam Mensa
TT

İran ve gerilim tuzağı

Geçen hafta ABD’nin İran’a yönelik ek yaptırımların daha da sıkılaştırılacağından bahsetmesiyle birlikte, bölgedeki savaş davullarının sesi daha da yükselmeye başladı. Tahran ise buna, nükleer anlaşma şartlarının bir kısmına uymama tehdidiyle karşılık verdi.
Washington ayrıca, birden fazla yerde, İran’ın veya onun adına çalışan silahlı milislerin, ABD’nin çıkarlarına karşı uygulamaya koyacağı yıkıcı operasyonlardan bahsetti. Washington, bu tür operasyonların gerçekleşmesi halinde savaş gemileri, bombardıman uçakları ve füze savunma sistemleri ile karşılık verme tehdidinde bulundu. Dışişleri Bakanı Mike Pompeo "uyar ki mazereti kalmasın" temelinde Bağdat'a sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi.
Bu ağır havaya rağmen bazı savaş senaryolarının -en azından kısa ve orta vadede- gerçekleşmeyeceğinden geçen hafta bahsetmiştik. Trump yönetiminin temel amacı, İran’ın nükleer bir silah geliştirmesini engellemek, balistik füze programını sınırlandırmak, Ortadoğu ülkelerinin işlerine müdahale etmemesini sağlamak ve bu bağlamda İran'la kapsamlı ve sürdürülebilir bir anlaşmaya varmaktır.
Bununla birlikte, bu kadar büyük siyasi ve ekonomik baskıların İran’ı müzakere masasına oturtma konusunda henüz başarılı olamaması, bu politikanın işlerliliği hakkında ve gerçekten istenen sonuçları elde etme yeteneğine sahip olup olmadığı konusunda soru işaretlerine neden olmaktadır.
Öncelikle ABD’nin İran’a yönelik niyetini bilmek gerekiyor; rejimi mi yoksa onun uygulamalarını mı değiştirmek istiyor. Bu bağlamda, Washington’daki herkes İran’la ilgili bazı endişeler taşımasına rağmen, vidaların sıkılmasında da bir mahsur görmüyorlar. ABD yönetiminin İranlılara çelişkili sinyaller göndermeye devam ettiğini kabul etmek gerekir.
ABD başkanı, ülkesinin hedefinin, İran rejimini eylemlerini değiştirmeye zorlamak, bölge ülkelerinin işlerine karışmaktan vazgeçirmek ve milis grupları desteklemesini engellemek olduğunu iddia ederken, Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ve Dışişleri Bakanı Pompeo'nun sözleri, mevcut rejimi değiştirmek amacıyla İran'ı istikrarsızlaştırma arzusuna işaret eden ideolojik içerikler taşıyor. Bu çelişki bir manevra mı, yoksa netlik kazanamamış bir bakış açısı ve kararsızlığın yansıması mı?
Kesin olan, Washington’un İran’ın nüfuzunu zayıflatarak kendi etki alanını yeniden tanımlamayı amaçlıyor olmasıdır. Manevra iki şey arasından gidip gelebilir: Birincisi, İran’ı ABD’nin çıkarlarını tehdit etmekten ve kendisine karşı koymaktan vazgeçirmek ve kendisine yönelik düşmanca yaklaşımını değiştirmeye çalışmak. İkincisi, İran’daki politik, ekonomik ve sosyal iç çekişmeyi alevlendirmek suretiyle rejimi devirmeye ya da ortadan kaldırmaya çalışmak.
Bu durum, İran'ın bir taraftan tehdit edilirken, diğer taraftan müzakere masasına çağrılması şeklindeki tutum çeşitliliğini açıklıyor. Trump yönetimi, İran’ın nükleer zenginleştirme tehdidini yerine getirmesi halinde, Avrupa ülkelerini İran'a karşı kışkırtmak için çabalayacaktır.
Şimdiye kadar izlenen politikaya bakacak olursak, Amerikan askeri gücünün yeniden sahnelenmeye başlaması, proaktif bir caydırıcılık içerdiği söylenebilir. Beyaz Saray'da bir süredir çizilen çizginin ötesine geçilmeyecektir, yani askeri maceralara girmekten kaçınmak ve sadece güç kullanımına başvurmak.
İran'daki karar vericiler elbette ki bu pozisyonları okuyor ve kendilerini geliştiriyorlar. Washington ve Avrupalıların yanı sıra bölge ülkelerinin, İran’ın dağılmasından kaynaklanabilecek kaostan korktuklarının farkındalar. Zira böylesi bir kaosun bölgedeki komşu ülkeleri etkileyeceğini biliyorlar. İran'ın yurtdışındaki uzantılarının kontrolden çıkma ihtimalini göz ardı edemeyeceklerini de çok iyi biliyorlar.
Öte yandan, İran politikalarını takip eden birçok gözlemci, İran rejiminin baskılara boyun eğmeyeceğini ve kendisine nefes aldıracak bazı adımlar atılmadan müzakere masasına geri dönmeyeceğine inanıyor. Ancak gözden kaçırdıkları nokta bugün İran, ABD yaptırımlarının başladığı 2006'daki İran değil. Nükleer dosyası hakkındaki müzakere masasına oturmak için 2013 sonuna kadar dayanabilmişti. Günümüzde ise, İran’ın içinde bulunduğu karmaşa, tanık olduğu ekonomik gerileme artık gizlenemez bir noktaya gelmiştir.
Yaptırımların Antep fıstığı ve halı ticareti, metal ve çelik sektörü gibi temel kaynaklara kadar uzanacak olması durumu daha da kötüleştirebilir. Bu son derece kötü siyasi ve ekonomik durum, Cumhurbaşkanı Ruhani'yi ciddi anlamda zorluyor. Çözüm anahtarına da sahip değil. Bilinenin aksine savaş kararı almaya dahi gücü yok.
Anlaşmaya varmak için pek çok koz olacaktır, çünkü İran en nihayetinde birden fazla sebepten dolayı kendisini izole edecektir. İran’ın uluslararası müttefiklerine batkımızda; İran, Rusya’nın güvenilir bir arkadaş olmadığını çok iyi bilmektedir. Zira Rusya’nın Arap dünyasında çıkarları artmaktadır. Dolayısıyla Rusya’nın, Trump yönetimi ile birden fazla yerde ve dosyada beraber hareket etme durumunda kalabileceğinin idrakindedir.
Çin’in ise Washington ile beraber hareket etmesinde büyük çıkarları var, dolayısıyla karmaşık bir pozisyona sahip. Türkiye, Suriye'nin değişen kumlarında, özellikle de müttefiklerini korumak için verdiği sözleri yerine getirmemenin verdiği hayal kırıklığıyla sıkıntılı bir dönem geçirmektedir. Tüm bunlara ilaveten, iktidar partisi içinde gün yüzüne çıkmaya başlayan yeni parti kurma çalışmaları, halkın direniş hayallerine sahip olmaya başlaması, İstanbul’daki seçimleri yeniden kazanma adına Kürtlere taviz vermek durumuyla karşı karşıya kalınması Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hareket alanını kısıtlamıştır.
Öte yandan, İran'ın yurtdışındaki kollarının kaderi ve İran'ın onları hareket ettirme yetenekleri iki nedenden dolayı son derece kırılgan bir hal almıştır. Birincisi, önceki gibi hızlı finanse etme kabiliyetini kaybetmiştir. İkincisi, Amerikan yaptırımları eninde sonunda İran’ın hareket etme kabiliyetini felç edecektir. Uluslararası toplumun İran ve uygulamalarına yönelik olumsuz tutumunu da unutmayalım.
Kısacası, boş söylem ve tehditlerini bir kenara bırakırsak, İran'ın konumu ekonomik olarak tükenmiş, siyasi olarak geri gerilemiş, direnişi kırılgan bir hale gelmiştir. Rüzgâr artık lehine esmiyor.
Belki de bu çatışma, bölgedeki diğer çatışmalara benzer şekilde savaş ve barış arasında kalmaya mahkûmdur. Tehditkâr tavır ile kendini frenleme arasında gidip gelen bir konum söz konusu. ABD yönetimi, eğer isterse, farklı diplomatik yaklaşımlar sergileyerek bu manevraları kırabilir, İran'ın davranışlarıyla yüzleşebilir ve netice itibariyle büyük kazanımlara ulaşabilir.
Washington tek başına, bir yandan İran'a, özellikle rejimine dokunulmaması gibi güvenceleri, komşularının istikrarına yönelik tehdit oluşturmayan sıradan bir devlet olma karşılığında verebilir. Öte yandan ise, bölgedeki İran rolüne yönelik İsrail ve Körfez devletlerinin taşıdığı endişeleri giderebilir. Washington, İran’ın davranışını askeri yollara başvurmadan değiştirmeye çalışacak gibi duruyor.
Bunu sağlamanın en kestirme yolu, benimsemiş olduğu stratejiyi yeniden değerlendirmekten, sopa-havuç politikasını kullanmaktan geçmektedir. Washington, Avrupalı müttefikleriyle ilişkilerini yeniden canlandırmalı, bölgedeki müttefiklerinin ve dostlarının korku ve endişelerini gidermelidir. Bunlar gerçekleşene kadar uykudan sürekli savaş davullarıyla uyanacağız.