Ekrem Bunni
Suriyeli yazar
TT

Ramazan ayında Suriyelilerin kaygıları

Ramazan ayının sıkıntısı, boğucu ve daimi olmaya başladı…
Halid, üzülerek şunları söylüyor;
“İbadetlerden, ailenin yaşadığı sıkıntıları azaltmak için aile mutluluğundan, dayanışmadan ve karşılıklı sevgiden haz almak için mübarek Ramazan ayını beklerdik. Fakat başkentteki ailemizin evi, savaş nedeniyle mağdur evlatların sığınağına dönüştüğü zaman daimi ve acı bir sıkıntı yaşıyoruz. Ablam, Dera cehenneminden kaçtı. Haksız yere tutuklanmasından yıllar sonra rejim hapishanelerinde oğullarından birinin öldüğü, kendisine birkaç hafta önce haber verildi. Saldırılar, geriye kalan çocuklarıyla birlikte küçük kız kardeşimi eşinden ayırdı ve Şam’ın Berze Mahallesi’ndeki güzel evlerini imha etti. Erkek kardeşim, eşi ve çocukları, Halep çatışmalarında her şeylerini kaybetti. Kuzenlerimizden sadece iki küçük kız kurtuldu. En sonunda cephelerden birinde kaybolan ve izine rastlanmadığı söylenen küçük erkek kardeşimin eşi ve bebeği de bize katıldı. Askere, yani zulme, zillete ve ölüme çağrılan küçük oğlumuzun haline endişelendiğinden ve üzüldüğünden dolayı iftar sofrasını hazırlarken sessiz bir şekilde eşimin yanaklarından akan gözyaşları bu acıları tamamlıyor.”
Ahmet, mevcut durumlara üzülerek yüzünü yana çeviriyor. İdlib ve kırsal kesimine yapılan askeri saldırıları takip ederken endişeyle şu soruyu soruyor;
“Bu saldırılarda savaşın şiddetini artırmak için Ramazan ayının kutsallığı, istismar edilmeye çalışılmıyor mu? Geçen Ramazan ayında Şam kırsalında olanları bir hatırlayın. Rejim güçleri ve müttefikleri, ülkeyi teröristlerden kurtarma ve temizleme savaşı adı altında öldürmeyi ve tahribatı mubah gördüler. Bu trajedi ve gördüğümüz katliamlar ve korkunç sahneler tekrar mı edecek? Toza-toprağa bürünmüş yüzlerce felaketzede, kendilerini enkazdan kurtaracak birilerini bulamadı. Kuşatma altındaki on binlerce kadın ve çocuk, koyun gibi teftiş ve tutuklama merkezlerine götürüldü. İhmalkârlıklarından ve insanların kanlarını satmalarından dolayı İslami cemaatlerden hesap soracak birisi çıkmadı.”
5 küçük çocuğu, elbisesini çekiştirirken Hatice, hayıflanarak bu soruya, “Hangi Ramazan’dan ve oruçtan bahsediyorsunuz. Biz, orucu her zaman yaşıyoruz. Sahur ve iftar yok. Tam tersine günde bir öğün yemek bulduğumuzda kendimizi şanslı hissediyoruz. Eşimi öldürdüler ve evimizi yıktılar. Bu yetimlere yiyecek ve başımı sokabilecek bir yer aramak için dolaşıyorum” şeklinde yanıt veriyor.
Hatice, tabaklar ve lezzetli tatlılarla dolu sofraları ve Ramazan çadırlarını işaret ederek, uzağa bakıyor ve boğazı düğümleniyor. Çöp konteynırlarından buldukları yemeği paylaşmak için iftar zamanı yol köşelerine oturan çocuklara zulmetmek ve ihtiyaç sahiplerini küçük düşürmek için rejim, göçmen bölgelerine yakın yerlere ramazan çadırlarını ve sofralarını kasıtlı olarak kuruyor.
Bir sonraki öğünlerini nereden bulacaklarını bilmeyen ülke içerisinde çoğu Suriyelinin durumu da Hatice’nin durumuna benziyor. Suriye lirasının dolar ve diğer para birimleri karşısında görülmemiş bir şekilde değer kaybetmesi sonucu, alım gücünün azalması ve aşırı pahalılıkla birlikte çoğu kadın ve çocuk olan bu insanlar yoksul duruma düştü.
İftarlık için asgari ihtiyaçları temin etme gücünü sadece yoksul insanlar kaybetmedi. Aynı zamanda orta sınıf kesim de birikimlerini kaybetmeye başladı ve bu mübarek ayda muhtaçlara yardım etme imkânı azaldı. Suriye lirasının değer kaybetmeye devam etmesiyle birlikte, ucuz fiyata mallarını satmalarından dolayı birçok tüccarın sermayesi de tükenmeye başladı.
Silahlı muhaliflerin dikte ettiği yaşam tarzı ve ambargo nedeniyle iktidarın kontrolü dışında bulunan bölgelerde, Suriyelilerin yaşam koşulları, Ramazan ayıyla birlikte daha da kötüleşti. İnsanların ihtiyaçlarına rağmen her şeyi tekeline almak için savaş tüccarlarıyla yapılan işbirliği, yolsuzluk ve İslami grupların kuralları ihlal edenlere yönelik uyguladığı idam, el kesme, kırbaç, çarmıha germe ve recim cezası gibi yaptırımlar, durumları daha da zorlaştırıyor.
Peki ya yaşı küçük kızlar, babaları yaşında mücahitlerle evlenmeye zorlandığı ya da binlerce çocuk, silah altına alınıp intiharla eşdeğer açık çatışmaya götürüldüğü veyahut uzaktan patlatılan saatli bombalara dönüştürüldüğü zaman durumlar nasıl olacak?
İltica edilen ülkelerdeki Ramazan ayından bahsetmek ise daha acı ve daha hüzünlendiricidir. Yiyecek bulma imkânlarının ve Birleşmiş Milletler’in (BM) yardımlarının azalması ve insana yakışmayan kötü şartlar altında çadır kentlerde yaşamaya mecbur bırakılmalarıyla birlikte yoksul ve çileli insanların sıkıntıları daha da artıyor.
Bu sıkıntılar, ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor. En acı sıkıntılar da Lübnan’da yaşanıyor. Her gün küçümsemelere, hor görmelere ve hakaret etmelere şahit oluyoruz. Daha kötüsü de birçok çocuk, eğitim ve sağlık gibi normal yaşam olanaklarını kaybetti. Böylece çocuklar, bulaşıcı hastalıklara ve psikolojik bozukluklara maruz kalmaya ve kolay bir şekilde dilenci, suç ve fuhuş şebekelerinin kucağına düşmeye başladı.
Suriyeliler, bu yıl Ramazan ayını başlarına gelen durumlara üzülerek geçiriyor. Bu durum, sadece katliam, yıkım, güvenlik ve yaşam şartlarındaki kötüleşmeyle ya da mezhepçiliği artıran, anlaşmazlığa, çekişmeye ve ülkenin, devletin ve halkın birlik ve bütünlüğünü tehdit eden kimliklere ayrılmayı teşvik eden bölünmeyle ilgili değildir. Aynı zamanda bu durum, insanlara ve çektikleri sıkıntılara karşı uluslararası ihmalkârlığın devam etmesiyle de ilgilidir.
BM, Suriye’deki krizin, ülkenin modern tarihte karşı karşıya kaldığı en büyük insani felaketlerden biri olduğunu kabul ettiği bir zamanda uluslararası toplum, felaketzede Suriyelilere basit haklarını verecek adil bir siyasi çözüm bulmaktan aciz kaldı. Belki de BM, zulüm ve ihanet güçlerinin özgürlük ve onur talep eden Suriye halkını kuşatmalarına imkân vermek için kasıtlı olarak bu yarayı açık bırakıyor.
Fakat ne zamana kadar?