Bu yazıdaki tartışmam aslında ‘diğer olgular’ üzerine odaklanıyor. ‘Dinin dönüşü’ olgusu ve bunun son yıllarda entelektüeller ve politikacılar arasındaki sonuçları hakkında düşünüp yazmayan kimse kalmadı. Aynı şekilde popülistlerin etnik ve dini olan ile bağlantılarında temsil edilen ve bunun ABD’den Avrupa, Hindistan ve Türkiye'ye kadar muazzam siyasi sonuçları olan diğer küresel fenomen de çokça işlendi. Benim bahsetmek istediğim fenomen ya da fenomenler, Ronald Inglehart’ın Religion's Sudden Decline (Dinin Ani Düşüşü) isimli yeni kitabında yer alıyor.
Inglehart geçici olguları hamasetle kaydeden bir gazeteci değil, eski bir toplum felsefesi ve demokrasiler profesörüdür. Son yirmi yılda dikkate değer ve meşhur olan bir dizi çalışma yayınlamıştır. Inglehart, bu kitabında 2007-2019 yılları arasında dünya üzerindeki 49 ülkede dindarlık süreçlerini izliyor ve ülkeleri büyük, orta ve küçük olarak sınıflandırıyor. Inglehart bu araştırmasının sonucunda, çoğunluğunu İslam ülkelerinin oluşturduğu 18 ülke dışındaki ülkelerde bütün dinlerin gerilemiş ya da gerilemekte olduğunu görüyor.
Inglehart’ın araştırmasıyla ilgili olarak ‘dindarlık’ ifadesini kullandım. Çünkü yazar kiliseler, tapınaklar, sinagoglar, mabetler ve farklı dinlere ait ibadet yerlerinde ne ölçüde teveccüh edildiğini inceliyor. Bunun dışında anketlerde yer alan diğer sorular, dinin bireylerin eğilimleri üzerindeki etkisini keşfetmek adına politik, kültürel ve sosyal eğilimler etrafında dönüyor. Bütün bunlardan yazar, özellikle de son yıllarda dinlere inananların sayısında düşüş olduğunu görüyor. Nitekim 1981 ile 2007 arasındaki dini yönelimler inanç ve uygulama anlamında ‘nispi’ bir yükselişteydi! Inglehart’a göre özellikle de gelişmiş ülkelerde yüzde 10 ile 20 arasında görülen önemli bir düşüş söz konusu.
İlk başta yazarın odaklandığı istatistiklerle hareket etmek benim için zor oldu. Ancak bu düşüşün arka planını açıklamaya başladığında artık konuyu tartışmak zor olmaktan çıktı. Yazar, sosyal güvenlik ve siyasi istikrarın sağlandığı bilimsel ve teknolojik olarak gelişmiş ülkelerde, dini eğilimlerin gün geçtikçe azaldığını söylüyor. Öte taraftan bu yalnızca Avrupa ve Japonya için değil, inanç ve dindarlık anlamında 20.yy’ın büyük çoğunluğunda bu düşüşe tanık olan ABD için de geçerli. Yazar, Kant'tan Max Weber'e ve son olarak Marcel Gauchet’e kadar geri dönüyor. İlerlemenin ve modernitenin din üzerindeki etkisi hususunda o zamanlarda ortaya konulan teorilere müracaat ediyor.
Inglehart tüm bunların yanı sıra Otto'nun insan ve kutsal teorisini de bilir. Bireylerin ve grupların bilgi ve ekonomik koşullarına dayalı değerlendirmelerde bulunmaz. Bunun yerine zıtlıkların farkında olarak ahlaki, sosyal ve politik konulara geçer. Kürtaja, eşcinselliğe karşı çıkan ve geniş aileleri destekleyenler dindar olmak zorunda değiller. Bu kişilerin muhafazakarlardan olduğunu söylemek yeterlidir. Özellikle gelişmiş toplumlarda ahlaki veya siyasi meseleleri dini inançla doğrudan ilişkilendirmek artık mümkün değildir. Macaristan başbakanı, İskandinav ve Avusturyalı politikacılar, Putin, Trump ve Bolsonaro’nun dindar olduklarını söyleyemeyiz. Fakat Evangelistler ve Ortodokslar yine de onları destekliyorlar. Zira onlarla olan ortaklıkları dindarlık düzeyinde değil, sosyal ve politik eğilimleri seviyesinde gerçekleşiyor.
Soru: ABD’deki Evangelistler eyalet ve kamu düzeyindeki sorumluluklar için neden kendilerinden veya diğer iman kardeşlerinden olan kimseleri seçmiyorlar? Yazar bunun altında temelde iki sebebin yattığını söylüyor: Din adamları arasında karizmatik kişiliklerin olmaması ve Batı toplumlarında din adamlarının profesyonel politikacılardan daha az yozlaşmış olmamaları. Elbette Inglehart, dinin yolsuzluğu teşvik etmediğini ifade ediyor. Fakat Asya ve Afrika ülkelerinde devlet kurumlarının zayıflığı dolayısıyla dini toplumlarda yolsuzluğun daha fazla yayıldığına tanık olabiliyoruz. Ancak bu ülkelerin çoğunda her zaman karizmatik liderler bulunur.
Yazara göre gözden kaçırılmaması gereken bir diğer faktör ise çağdaş dünyanın büyük ölçüde okuryazar olmasıdır. Yazar bununla din ile ahlaki amiller arasında mevcut olan kopukluğu kastediyor. Eğitimli bir Avrupalı veya Amerikalı inandığı ahlaki değerleri dini referanslara irca etmiyor. Burada bir tür öznellik ve yolsuzluğa tahammül etmeyen sosyal bir normdan bahsediyoruz.
Inglehart’ın dediği gibi söz konusu şaşırtıcı ve sürpriz fenomene geri dönelim. Yazar gelişmiş toplumlar arasında dini eğilimlerin düşüşte olduğundan bahsetti. Geriye İslami toplumlar ve etnik-dini toplumların durumu kaldı. Inglehart bu toplumlardaki ‘dindarlığın’ yoksulluk ve geri kalmışlıkla ilişkili olduğunu düşünüyor. Özellikle Hint toplumunda ‘geri kalmışlık ve popülist politikacıların dini kullanması’ önemli olgular olarak karşımıza çıkıyor. Yazar gelişmiş toplumlarda dini ve etnik grupları (göçmen ve solculara karşı) kullanmanın imkanından yola çıkarak geri kalmış ve fakir toplumlarda bunun çok daha mümkün olacağını söylüyor.
Dinin ‘inanç boyutunun’ anlaşılması kolay bir şey değil. Ancak bir sekülarist olan Inglehart, bunu, ahlaki sistemin dinden ayrılmasının iyi veya övgüye değer bir sonucu olarak görmüyor. Daha ziyade iki şey birlikte meydana geliyor gibi görünüyor: İnançta gerileme ve dine dayalı ahlakta düşüş. Yazar buradan şu sonuca varıyor: “Şayet biraz düşünürsek söz konusu iki düşüşün ardında yatan ana sebebin, dinin ve dindarlığın batı ve doğu toplumlarında ‘siyasi çalışmalarda kullanılması’ olduğunu görürüz.”
TT
Din, popülist milliyetçilik ve diğer olgular
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة