Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Geçersiz kılmak için vatandaşlıkta mübalağaya kaçmak

Başlığın muğlak olduğunu biliyorum ve okuyucularımdan sabırlı olmalarını diliyorum. Başlığın açıklaması şu; kendi milli vatandaşlığını yüceltmekte aşırıya kaçarken, başkalarının vatandaşlıklarını veya milliyetlerini yüceltme isteklerini yıkmak isteyen bazı ülkeler vardır. Bunu söylerken özellikle İran’ın Arap komşularına karşı tavır ve tutumunu kastediyorum, çünkü bunlar hem kaygı verici hem de İran’ın çıkarlarının kendisine karşı direnme gücünü kaybetmiş olabilecek Arap halklarının boynuna tırnaklarını geçirmesini sağlıyor.
İran’ın Batı ve bilhassa ABD karşısındaki tutumunu ve İran devletinin ulusal (milli) bir karşıt tutum inşa etmek için sarf ettiği çabayı takip ettiğimizde, İranlı politikacılar gibi bu yapıyı bir güvenlik duvarı olarak görürdük. Bu yüzden, İran İslam Cumhuriyeti’nin politikalarına muhalefet eden yüz binlerce İran vatandaşı, kendilerinden kurtulunması gerekilen hainlerden ibaret sayılıyor. Yine bu nedenle, söz konusu suçlama, yani vatana ihanetle, diğer bir deyişle var olan rejime sadakatsizlikle suçlanan herhangi birisinin, kadınlar hatta reşit olmayan kızlar dahil, resmi olmayan suikastlar veya resmi infazlarla tasfiye edilmesiyle sıklıkla karşılaşıyoruz. Pek çok İran vatandaşı, hatta ideolojik sınıfa dahil olmayanlar bile, anavatanlarına duydukları sevgi ve gurur ile gerektiğinde hemen rejimin politikalarını savunuyorlar. Bunlardan biri de “Ayetullahlar farklılık istiyor” adlı kitabın yanı sıra başka kitapları da olan Hovmad Mecd adlı İranlı yazar. Mecd, bir Batılı okulda okurken arkadaşlarına İranlı olduğunu söylediğinde birçoklarının İran’ın nerede olduğunu bilmediklerini ama şimdi İran’ın herkesin dilinde olduğunu ve bunun ona gurur verdiğini anlatıyor. Bunu söyleyen halktan birisi değil bir yazar. Bu kanıt bizi, milli gurur diyebileceğimiz bir sonuca ulaştırıyor. Batıda yaşayan birçok İranlının, işte bu “ulusal ve milli gurur”dan yola çıkarak, insan hakları hatta geniş anlamıyla kalkınma ve gelişmeden sapmış olduğunu çok iyi bilmelerine rağmen rejimin politikalarını savunduklarını görüyoruz.
Bu noktada, ulusal “ego”yu yüceltmek ile ötekinin ulusal “ego”sunu küçük ve değersiz görmek arasındaki tam çelişki ortaya çıkıyor. Zira İran kendi ulusal egosunu yüceltirken, öte yandan rejimi, Suriye, Lübnan, Yemen ve Irak’ta vatandaşların Arap ulusal sadakatini tanımıyor. Aksine görmezden geliyor hatta yeri geldiğinde aşağılıyor. Birden fazla Arap ülkesinde, Arap toplumların Osmanlı hakimiyetine, daha sonra da sömürgeci yönetimlere karşı ayaklanmasına yol açan sebeplerden biri de “yabancıya sağlanan yasal ve hukuki dokunulmazlık” idi. Bu konuda birçok tarihi örnek verilebilir. Mısır, Şam bölgesi ve diğer Arap ülkelerinde bir İtalyan, Yunan veya İngiliz, apaçık bir suç işlese dahi hukuki olarak dokunulmazdı, yapılabilecek tek şey, yargılanmak üzere kendi ülkesine teslim edilmesiydi. Nitekim Muhammed Rıza Pehlevi’ye karşı muhalefetin tırmanmasının nedenlerinden biri, Amerikan askerlerine İran topraklarında suç işlemeleri halinde dokunulmazlık tanınmasını kabul etmesiydi. Hatta bazı gözlemciler, Nisan 1980’de Tahran’daki ABD büyükelçiliğine düzenlenen baskının ve çalışanların rehin alınmasının (ABD, Kartal Pençesi adı verilen gizli kurtarma operasyonu ile onları kurtarmıştı), kısmen çoğunluğun gözünde haksız olan bu dokunulmazlıktan intikam alma eylemi olduğunu söylüyorlar.
Öte yandan, İran rejiminin Arap ülkelerinin milli duygu hakkını nasıl geçersiz kılmaya çalıştığına dair açık ve net örnekler, birden fazla kez bize bunun sistematik bir politika olduğunu gösteriyor. Bugün İran’ın kontrolündeki Arap ülkelerinde vatandaşlık deforme olmuş bir halde. Örnek verecek olursak, eski Lübnan başbakanı Refik Hariri suikastı davasında yıllarca süren soruşturma ve incelemeden sonra Uluslararası Ceza Mahkemesi, Selim Ayyaş adında birisini suçlu bularak hakkındaki kararını açıkladı. Ancak İran’ın Lübnan’daki kolu ve nüfuzunun temsilcisi, keza suikastın arkasında olan Hizbullah bugün suçluyu teslim etmeyi reddediyor. Hatta suçlu, muhtemelen İran topraklarında kendisine güvenli bir sığınak bulmuş ve orada yaşıyor. Diğer bir deyişle, Lübnan’ın egemenliği İran tarafından tanınmıyor, hatta aşağılama kertesinde görmezden geliniyor. Bir diğer örnek, Bağdat ve diğer Irak şehirlerinde sokaklarda göstericileri öldürenlerle ilgili. Bu kişiler adalete teslim edilmemek bir yana silahları ile özgürce dışarıda yaşıyorlar. Çünkü İran rejimi bunu istiyor ve onları koruyor. Bu rejim ayrıca, kontrolündeki ülkeleri, birçok Arap ülkesinde çok sayıda Arap vatandaşının kanını dökmekle suçlanan bir milis liderini, öldürülmesinin yıldönümünde anmaya zorluyor. Iraklı vatandaşların çoğunun aksi görüşlerini hiçe sayarak, ölüm yıldönümünün Irak ulusunun evinde (meclis) kutlanması için baskı yapıyor. İran'ın mevcut siyasi projesi sıkıntıya batmış bir durumda. İranlıların çoğu ve pek çok Arap vatandaşı da kendisi ile birlikte, dipsiz, hatta Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra tanık olduğuna benzer, bir tür yıkıcı mezhepçi faşizm eğilimli bir ideolojinin koyu karanlığında boğulmuş bir durumda.
Arapların İranlılarla ilişkilerini, Sünniler ve Şiiler arasındaki ilişkinin zehirlenmesinin ortaya çıkardığı aşırı şiddet karakterize ediyor. Kimi zaman bu, yıkıcı bir şiddete dönüşüyor, sözlü şiddetle başlayıp camilerin ve Hüseyniye’lerin (Şiilerin matem törenlerini icra ettikleri yerlerin genel adı) bombalanması ile biten korkunç katliamlara dönüşüyor. Gözlemciler hasretle Arap milliyetçiliğinin yükselişi döneminde bu tür bir bölünme ve çatlağın bulunmadığını anlatıyorlar. Nitekim Arapların ulusal kahramanı (birçoklarının inanışına göre) Cemal Abdunnasır, Mısır’a göç eden İranlı bir tüccarın kızı olan Tahiyye Kazım ile evliydi. O dönemde hiç kimse durup bunu sorgulamamıştı. Lübnan ve Körfez ülkeleri gibi Arap ülkelerinde Şiiler ve Sünniler arasında evlilikler geçmişte olduğu gibi bugün de hiç kimse kendisini sorgulamadan, dahası itiraz etmeden devam ediyor. Bizim itirazımız, komşu Arap halklarının gücü ve zenginlikleri üzerindeki İran vesayetinedir ki, kendisi görüldüğü gibi ortak bir zemin bulmaya çalışmayan bir vesayettir. İran projesi dünya ile çağın standartlarını paylaşmaya direniyor.
Bütün bu kültürü üreten, Sadi, Şirazi, Mesut, Ömer Hayyam, İbn Sina ve binlerce âlim ve şairi dünyaya getiren bir ülkenin, kendi içine kapalı, baskıcı ve korkmuş, çevresine karşı saldırgan ve dünyaya düşman olan bir ülkeye nasıl dönüştüğünü soranlar olabilir. Bu ilk değil, tarih boyunca medeniyetler felaket ve sıkıntılara maruz kalmıştır. Dünyaya büyük filozof ve sanatçılar sunan, anılmaya değer bir bilimsel medeniyet kuran, Goethe, Beethoven ve Kant’ın ülkesi olan bir Avrupa ülkesi, aynı zamanda Goebbels, Hiimler, Hitler ve yıllarca süren terör ve savaşların da ülkesi olabilmişti. Aynı ülke, rasyonel bir demokratik ülkeye dönüşerek bugün Avrupa’ya hoşgörü ve bilim alanında öncülük ediyor. Almanya rönesansına döndü, peki İran tarihi ihtişamına geri dönebilecek mi? Cevap; deforme olan şey ortadan kalkıp medeni, insani ve rasyonel olan ortaya çıktığında, bu mümkün.
Son olarak, İran işgaline maruz kalan Arap ülkelerindeki bazı seçkinler, İran'ın ihlal ettiği ulusal egemenliğin geri kazanılması talebinin, reform, yolsuzluk, hizmetlerin bozulması ve ulusal paranın değer kaybetmesi vb. sorunlardan önce gelmesini sağlamaya hazır olduklarını ifade etmeye başladılar. Ulusal egemenlik talebi ilk sırada olmalıdır çünkü bütün reformların anahtarıdır.