Abdurrahman Şalkam
TT

Çözüm insandır

On yıllardır Arap ülkelerindeki elitlerin ve hatta halkın dilinden, kaleminden eksik olmayan bir soru var: Dünyanın doğusundaki ve batısındaki milletler, istikrar, ilerleme ve refaha doğru neredeyse mucizevi sıçramalar gerçekleştirirken, halkımız neden geri kalmışlık, kargaşa ve acıdan kurtulamıyor? On yıllarca katlandığımız bu durumlara sebep olarak Batı sömürgeciliği gösteriliyordu. Ancak sömürgeciliğe maruz kalan sadece Arap ülkeleri değildi. Asya, Afrika ve diğer bölgelerdeki milletler de sömürgecilikten zarar gördüler. Ayrıca bağımsızlıklarını kazandıktan sonra yükselen ve ilerleyen halklar var. Arap ülkelerinin arasında da niteliksel ilerleme kaydeden ve üçüncü dünya olarak isimlendirilen duvarı aşan ülkeler var.
Öncelikle yanlış yargılara yol açan genellemelere girmemeliyiz. Zira her Arap ülkesinin kendi tecrübesi, sosyal yapısı, maruz kaldığı sömürgecilik türü ve bağımsızlıktan sonra kurduğu hükümet sistemiyle ayrı bir konumu vardır. Uzun yıllar ideolojik rejimlerin hâkim olduğu hem yakın hem uzak çatışmalara giren ve sosyalist bir politika benimseyen ülkeler var. Bunun karşısında ılımlı politikalar benimseyen, dış ve bölgesel çatışmalardan uzak duran, özel ekonomik faaliyetin kapılarını açan rejimler var. Ayrıca eğitim sistemleri bir ülkeden diğerine farklılık gösteriyor ve bunun çıktıları farklı oluyor. Miras kalan gelenek ve görenekler, vatandaşların hayatı, anlayışları ve sosyal çevre ile etkileşimleri üzerinde etkili oluyor.
Geçen yüzyılın ilk yarısında dünyanın çoğu ülkesi, sosyalizm ve kapitalizm gibi iki ekonomik politika izledi. Her politikanın genel olarak sosyal ve kültürel tezahürleri oldu. Bunlardan her biri ülkeden ülkeye farklılık gösteren başarılar ve başarısızlıklar ile sonuçlandı. Arap ülkeleri de bunlardan bigâne kalmadı. Sovyetler Birliği'nin ve onunla birlikte komünist bloğun çöküşünün ardından dünya söz konusu iki yolun karşılaştırmasını ve değerlendirmesini yaptı. Genel sonuç, kapitalist yolun sosyalist yoldan daha olumlu neticeler -özellikle ekonomik olarak- verdiği yönünde oldu. Ancak bu yollardan her birinin kendine göre kolaylık ve zorlukları vardır. Siyasi sistemlerdeki farklılık insan için iyi bir yaşam temin eden ilerlemeye doğru uzun yürüyüşünde insanlığın birliğini ortadan kaldırmaz. Rönesans'ı ilk yaşayan Avrupa oldu ve insanın makineyi kendisi için demirden bir kalkan yaptığı Sanayi Devrimi ile doruğa çıkan Aydınlanma Çağı’na girdi. Bu büyük sıçramaya farklı milletlerden insanlar katıldı.
Rönesans, yalnızca Avrupalı ​​zihinlerin bir ürünü değildi. Dünyanın her yerindeki düşünürler ve filozoflar, katkıda bulundular. Toplumlarında ilerleme kaydedenlerle diğeri arasındaki temel fark, sosyal süreçteki hareketliliğe egemen olan yaşam sistemi ve ahlaki güç arasında uyumun olmamasıydı. Yaşam nehrinin kolları, devralınan mirastan ve yeni gelişmelerin gerektirdiği bir yaratıcılıktan beslenir. Sanayi çağının bir değer ve ahlak sistemi yaratması gibi, tarım ekonomileri ve diğerleri de bu toplumların yaşam yolunu şekillendiren değerler üretti. Endüstri, yeni insanla yeni toplum kurdu. Siyasi ve profesyonel kuruluşlar, partiler, sendikalar, herkes için adaleti sağlamak adına benzeri olmayan kurallar koydu. Mühendislik, tıp ve hukuk vazgeçilemez meslekler haline geldi. Her alanda kendini bilime adayan bilim adamları ve üniversite profesörleri ortaya çıktı. Bütün bunlar yeni toplumsal değerler üretti. Fakat geçmişle olan bağı koparmadı.
Din, bireylerde ve toplumda kök salmış olan bir güçtür. Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu Arap ülkelerinde, düşünürler tarafından birçok fikir öne sürüldü. Bunlar arasında, dinden ve Arap mirasından kopmadan Müslümanları bu yeni yaşam yolculuğuna dahil etmek isteyen ve içinde yaşadığımız mevcut uygarlığın inşasına katkıda bulunmayı amaçlayanlar vardı. Edward Taylor’a göre medeniyet, herhangi bir toplumdaki bir bireyin sahip olabileceği tüm inançları, değerleri, gelenekleri, kuralları, bilimleri ve sanatları toplayan birleşik bir bütündür.
Müslüman bir birey, dini değerler sistemini günlük yaşamın her alanında etkin bir güç haline getirerek, modern toplumunun gelişimine katılabilecek araçlara sahiptir. İslam, ahlakı hayatın her alanında hâkim bir unsur kılan manevi gücüyle insanın içinde yaşamaktadır. Müslüman bir doktor, mühendis, öğretmen, idareci, polis, hâkim, avukat ve hatta bakan, dünya hayatıyla ilgili hususları ve ahireti bir araya getirdiği zaman sahtekarlık, yolsuzluk ve tembellikten uzak bir şekilde görevini tamamlamış olur. Hz. Peygamber (sav) bir hadisinde, Allah katında güçlü müminin zayıf müminden daha hayırlı olduğunu söyler. Beden, sağlıklı beslenme, iyi tedavi ve sporla; zihin ise eğitim, kültür ve düşünce özgürlüğü yoluyla güçlenir. Kuran-ı Kerim'de anne ve babalara ihsanla muamele edilmesini emreden ayet, bizi yaşlıların evlerini en iyi yaşam ve tedavi olanaklarının bulunduğu on yıldızlı bir otel yapmaya davet ediyor. Kuran bizi doğruluk ve takva üzerine yardımlaşmaya çağırıyor. Bu, topluma hizmet amaçlı kolektif gönüllü çalışma yoluyla gerçekleştirilebilir.
Dinin ahlaki değerlerini bünyesinde barındıran Müslüman, ‘yaratıcı bir yaşam’ üreten manevi niteliklere sahip bir toplum inşa edebilir. Asya toplumları -özellikle Çin ve Japonya- onları her alanda ilerlemeye sevk eden manevi gücü kendi miraslarından aldılar. Din yalnızca dış görünüşe indirgenemez. Din; bilgi, çalışma, yaratıcılık, dürüstlük ve vicdanda somutlaşan değerlerle görünür. Bizi insan uygarlığına katkıda bulunmaya yetkin kılacak şeyler bunlardır, fakat şu şartla:

“Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra'd Suresi 11. Ayet)