Emir Tahiri
İranlı gazeteci-yazar
TT

İran: Siyah sarık beyaz sarığı takip ediyor

Peki şimdi sırada ne var? Bu soru, bugünlerde İranlıların, cumhurbaşkanlığı koltuğuna başka bir sarıklı kişiyi getiren son seçimlerin şokunu atlatmak için sorduğu bir soru. İlk iki cumhurbaşkanının aksine -ki bu iki cumhurbaşkanının görev süresi, ilgili çekici olmayacak şekilde çok kısa sürdü- İslam Cumhuriyeti, peş peşe 5 cumhurbaşkanına sahip oldu.
Bunlardan sadece Mahmud Ahmedinejad, diğer cumhurbaşkanlarının giydiği geleneksel dini kisve giymeye ilgi göstermedi.
Geriye kalan 4 kişiden Haşimi Rafsancani ile Hasan Ruhani’nin, “avam”ı ilgilendiren beyaz sarık, Ali Hamaney ile Muhammed Hatemi’nin ise takan kişinin “seyyid” olarak tanımlandığı siyah sarık taktıklarını görüyoruz.
“Seyyid” sözcüğü, İran’da Hz. Peygamber’in (sav) kızı Hz. Fatıma’nın soyundan gelen torunlarına verilen bir unvandır. Dolayısıyla onlar, ayrıcalıklı bir konuma sahiptir.
Yeni seçilmiş Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin de siyah sarık takması dikkat çekici bir durum. Bu da yönetici seçkinlerin, Ben-i Haşim sancağı altında birlikteliklerini sağlamlaştırma noktasında kararlı olduklarına işaret ediyor.
Buna rağmen seleflerine kıyasla Reisi’nin durumunda birtakım farklılıklar mevcut…
Bu farklılıklardan ilki şu: Cumhurbaşkanlığını ilk kez kazanan birisi, “Ayetullah” unvanını alıyor. Zira diğer sarıklı cumhurbaşkanları, sadece “Hüccetu’l-İslam” unvanını taşıyarak cumhurbaşkanı oldu. “Hüccetu’l-İslam” ise orta dereceli Şii din adamlarını ilgilendiren bir unvandır.
Unutmamalıyız ki Rafsancani, cumhurbaşkanlığı görevinin sona ermesinden yıllar sonra “Ayetullah” mertebesine yükseldi. Öte yandan Hamaney, cumhurbaşkanlığı görevinden ayrılıp fiili olarak rejimin zirvesine ulaştığı ve “Rehber” olduğu zaman “Ayetullah” unvanını kullanmaya başladı. Hatemi ise “Hüccetu’l-İslam” unvanının ötesine asla geçemedi.
Öyle görünüyor ki Reisi’ye sadece “Ayetullah” unvanı yeterli gelmedi. Zira Reisi, Ruhani’den sonra “Doktor/Dr.” unvanını kullanan ikinci cumhurbaşkanıdır.
Bu çerçevede şunu belirtmeliyiz ki sarıklı cumhurbaşkanlarından hiçbirisi, “Hüccetu’l-İslam” ve “Ayetullah” unvanını elde etmeden önce uzun süre öğrenim görmeyi ve alıştırma yapmayı gerektiren gerçek anlamda dini bir eğitim almadı. Örneğin Hamaney, siyasetçi olmadan önce 4 yıl memleketinden ayrı kaldığı normal bir dini eğitim aldı.
Devrimden sonra Hamaney, 10 yıl resmi görevlerde bulundu. 4 yıllık cumhurbaşkanlığı görevi de bu görevlere dahildir. Bu durum, Hamaney’in dini derslere katılmasına engel oldu. Bunun için “Ayetullah” ve ardından da “Ayetullahuzma” mertebesine yükselmesi, halkla ilişkilerle ilgili bir uygulamadan başka bir şey değildir.
Diğer yandan Rafsancani, devrimden önce müteahhit ve iş insanıydı. O, sonradan beyaz sarık takarak ve kendisine “Hüccetu’l-İslam” unvanını vererek din adamına dönüştü. Devrimden önce Hatemi de din adamı olmak için mesleki eğitim sürecinden geçmedi. Aksine o, Tahran Üniversitesi’nden kimya diploması almak için uğraş verdi.
Devrim, kendisini beyaz sarık giymeye ikna edip Humeyni’nin kullandığı trene bindiği zaman Ruhani, tekstil tasarımı konusunda diplomaya sahip olmaya çalıştı. Daha sonra dini eğitim alanındaki eksikliğini gizlemek için Ruhani, kendisini “Doktor” olarak tanıttı ve İskoçya’da bir üniversiteden doktora diplomasına sahip olduğunu iddia etti.
Böylece Reisi, cumhurbaşkanlığı görevine üç unvanla (Ayetullah, Dr. ve Seyyid) başlayan ilk kişi oluyor. Yani o, seleflerinin kendileri için iddia ettiği tüm unvanlara sahip birisi. Daha da önemlisi, Şah'ın gidip Ayetullahların iktidara geldiği dönemde ergenlik çağında olan Reisi, Humeyni’nin kurduğu yeni rejimin saf bir ürünüdür. Zira Reisi, Humeyni devletinin cehennem aleti tarafından birleştirilen ve söz konusu devletinin bütün iddialarını ve çelişkilerini yansıtan bir tür robottur. Ayrıca o, üst düzey bürokratik makamlarda bulunan sarıklı seleflerinin aksine yeni nesle daha yakın duruyor.
Bu hususlar önemli gibi görünüyor. Çünkü Reisi’ye dini bir rejime liderlik eden bir din adamı olarak bakmak yanlış olacaktır. Zira Saddam Hüseyin’in mareşallikten tamamen uzak olduğu gibi Reisi de din adamlığından uzaktır. Yine doktora diplomasına sahip olduğu iddiasından dolayı bazı Amerikalı liberallerin ileri sürdüğü gibi Reisi’yi dünyaya daha açık birisi olarak görmek de yanlış olacaktır.
Diğer yandan birçokları, Reisi’ye geçmişte bir grup molla içerisinde hakim olan birisi olarak bakıyor. Öyle ki bu mollalar, rejim muhalifleri hakkında yüzlerce hatta bazılarına göre on binlerce idam hükmü çıkarttı. Buna rağmen Reisi’ye “eli kanlı hakim” rolünü oynayan bir kukla olarak bakmak yanlış olacaktır.
Aslında Reisi, askeriyeyle ve istihbaratla bağlantılı mafya çetelerine benzer şekilde çıkar şebekelerinin bir ürünüdür. Ki bu çıkar şebekeleri, İran halkına hükmedip halkın kanını emdi. 
İslam Cumhuriyeti’yle iş birliği yapmak isteyenlerin, Şii din adamları kurumuyla ya da ulusal bir devlet olarak İran’la iş birliği yapmadıklarını bilmeleri gerekiyor. Hatta İslam Cumhuriyeti’ni devrimi ihraç etmek için ideolojik bir araç olarak görenlerin fikirlerini yeniden gözden geçirmeleri gerekmektedir.
Doğrusu Reisi’nin seçimi kazanması, iktidardaki otoritesini güçlendirecek ve gayrimeşru bir şekilde elde ettiği çıkarlarını koruyacak ölçüde İran’a ve devrime önem veren bir zümrenin kazanmasıdır. Hamaney ise bu canavarın ortaya çıkmasına katkı yapan kötü niyetli bir büyücüdür.
Son seçimlerde görüldüğü üzere söz konusu bu zümre, küçük ve orta büyüklükteki şehirlerde yoğunlaşan İranlı seçmenlerin yaklaşık yüzde 30’unun desteğini hala alabilecek imkana sahip. Buna karşılık, Tahran dahil neredeyse tüm büyük şehirlerdeki seçmenlerin katılımının, yüzde 30’dan daha düşük olduğunu görüyoruz. Seçime katılmayanlar ve Reisi’yi seçenlerin ardından ikinci turda seçim evraklarını kaybedenler ise diğer üç adayın düşük oranda oy almasına neden oldu.
Rejim muhalifleriyle ilgili olarak burada sevindirici bir haber söz konusu. Zira ekonomik parçalanmadan ve Ruhani dönemindeki kötü yönetimden dolayı rejimin sıkıntı çektiği bir zamanda Reisi, seleflerine göre daha düşük bir halk meşruiyetine sahip. Bu da gerekli kaynaklara ihtiyaç duymasından dolayı rejimin, içeride ve dışarıda herhangi bir maceraya atılmasını engelliyor.
Aynı şekilde kendilerine “New York Gençleri” adını verenlerin yönetimden uzaklaştırılması, “Moskova Gençleri”nin daha fazla yetkiye sahip olmasına olanak tanıyacaktır. Bu da İslam Cumhuriyeti’ni Vladimir Putin’e daha fazla yaklaşmaya sevk edecektir. Zira Putin’in, seçimi kazanmasından ötürü Reisi’yi tebrik eden ilk yabancı lider olması tesadüf değildi.
Bu durumda bile birçokları, ABD’nin eski Başkanı Barack Obama’nın yaptığı gibi para kasalarını önünde açıp Humeyni rejimini kurtarıp kurtarmayacağı ya da Putin’in Suriye’de Esed rejimine karşı yaptığı gibi Humeyni canavarını dizginlediğini görmek için bekleyip beklemeyeceği konusunda ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin kararına itimat etmeye devam edecektir.
Paradoksal olarak gücün, Hamaney’in oluşturduğu grubun elinde toplanması, belki de şu an Tahran’ın her zamankinden daha fazla taviz verebileceği anlamına geliyor. Mevcut politikaların bu şekilde devam etmesi muhtemel göründüğü gibi içerdeki durumların kötüleşmesi halinde işte o zaman bu yönetici zümre, “New York Gençleri”ni suçlayamayacaklardır.