Geçen haftaki makaleye gelen yanıtlardan ikisi, meselenin dini yönüne odaklanmıştı. İki arkadaşımızın argümanlarının özü şu soruda özetlenebilir: Dini açıdan farklı olanlara ve hatta ateistlere karşı hoşgörü, tamamen rasyonel bir bakış açısından doğru olabilir; yani, en azından yüzeysel olarak, rasyonel bir çıkar içerebilir. Ancak İslam şeriatı, onlarla ilişki kurmaktan kaçınmamızı, hatta onlardan hoşlanmamamızı emrediyor. Peki bu durumda ne yapmalıyız; maddi çıkarlar uğruna dini hükmü göz ardı mı etmeliyiz?
Bu görüşü desteklemek için, arkadaşlardan biri, yazarın dini yakınlaşmaya alternatif olarak birlikte yaşamayı önerdiği eski bir makale de göndermiş ve bununla ilgili yorumunda, farklı olanlara karşı davranışlarımızda nazik ve kibar olurken, dinlerine karşı olduğumuzu ve seçimlerini reddettiğimizi hatırlatmamızın doğru seçenek olduğunu belirtmiş.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın başlarında bu konu üzerine yapılan sayısız tartışmayı hatırlıyorum; bu tartışmalar, savunucularının takdir edilmesi gereken önemli bir “taviz” olarak gördüğü yukarıda bahsedilen bakış açısıyla sonuçlanmıştı. Ve gerçekten de, diğer dinlerin mensupları ile ilişkileri kesmeyi ve hatta İslam içinde diğer düşünce ekollerine bağlı olanları inkar etmeyi savunan daha aşırı görüş ile karşılaştırırsak, bunun bir taviz olduğu doğru. Aşırılıkçılar, İslam'ın kendisinden önce gelen her şeyi neshettiğini ve bu nedenle başka hiçbir dini kabul etmediğini iddia ederek bu görüşlerini haklı çıkarıyorlar. Onlara göre modern çağda medya ve matbaanın yaşadığı gelişme, herhangi birisinin Hz. Muhammed'in davetinden habersiz olduğunu iddia etmesini imkansız hale getirmiştir. Dünyadaki herkes kitaplar, medya ve Müslümanlarla etkileşim yoluyla bu davet hakkında bilgi sahibi olmuştur, dolayısıyla hakikat onlara ulaşmıştır, İslam’ı bilmediklerini iddia edemezler, İslam'dan başka bir dine mensup olma hakları yoktur.
Bu konuyla ilgili iki noktayı açıklığa kavuşturmak istiyorum. Öncelikle, insanlar arasındaki ilişkiyi sabit bir hüküm gerektiren bir ibadet meselesi olarak görmüyorum. Aksine, bu, bireylerin aklın gereklerine ve kendi çıkarlarını gözetmeye göre hareket ettiği sıradan yaşam meseleleri kategorisine girer. Bu konuda var olan hükümler ise belirli koşullara özgüdür ve yalnızca bu koşullar içinde geçerlidir, diğerlerinde değil. Bu kısıtlamayı göz ardı etmek gereksiz bir yük ve insanlar için haksız bir zorluktur. Farklı görüşlere sahip olanlarla olan ilişkiyi ele alan metinlerden, bağlayıcı bir metin olarak değil, bilimsel bir referans olarak faydalanırız. Bu ilişki, hızla değişen bir sosyal etkileşim ağının parçasıdır ve tek bir hükümle yönetilemez. Bunun yerine, bu ilişkinin her uygulamasını, sağladığı faydalar perspektifinden ele alırız. Davranışlarla ilgili hükümlerde ilke, bunların açık rasyonel çıkarlar etrafında döndükleridir. Fayda sağlayan her şey arzu edilir, zarara yol açan ise arzu edilmez.
Özetle, iki arkadaşımızın şeriat ile ilgili sorusuna verilecek cevap şudur; alıntıladıkları hükümler ve dayandıkları metinler kendi koşullarına özgüdür ve her zaman ve her yer için evrensel değildir. Bu nedenle, değişen koşullarda bunları kanıt olarak kullanmak doğru değildir.
Bir diğer nokta ise, din veya mezhep düzeyinde, hatta milliyet, etnik köken, siyasi ideoloji, sosyal sınıf vb. düzeyinde farklı olanlar arasındaki ilişkinin düzeyleriyle ilgilidir. Burada dört olumlu düzeyden bahsediliyor; en düşük düzey, farklı olanların yaşamasına ve ritüellerini uygulamasına “izin vermek”tir. Ardından “birlikte yaşama” gelir; yani, yaşamın gerekliliklerini göz önüne alarak, farklı olanlarla birlikte yaşamayı kabul etmektir. Örneğin Hristiyan bir doktora ihtiyacınız var, bu yüzden onunla birlikte yaşıyorsunuz. Üçüncü düzey, başkalarının seçimlerine saygıya dayalı bir ilişkidir; referans kaynağı, insanın özgürlüğünün, onurunun ve bize yanlış görünse bile bu dünyada ve ahirette kendi yolunu seçme hakkının açıkça kabul edilmesidir.
Dördüncü ve en yüksek düzey ise, gerçeğin çok yönlü olduğuna veya çeşitli ve farklı yüzleri olduğuna, çeşitliliğin veya çokluğun, farklı deneyimler ve yaklaşımlar sunduğu, insanın eleştiri ve karşılaştırma kapasitesini artırdığı için maddi ve manevi hayatı zenginleştirdiğine dair içsel inançtır. Başka bir deyişle, farklılık hayatın temeli ve onu zenginleştirmenin bir kaynağı olduğu için başkalarının sizinle aynı fikirde olmama hakkını kabul etmenizdir.
Şimdi insanların gerçek yaşam deneyimlerini, dördüncü düzeyi kabul edenler ile birinci düzeyle yetinenleri düşünün. Hangi grup hayatını, manevi ve maddi deneyimlerini bir bilgi kaynağı haline gelecek noktaya kadar geliştirdi ve hangisi sadece birinci grubun ürünlerinin tüketicisi olarak kaldı? Kanıtlar açık, bence. Peki siz görüyor musunuz?