Abdurrahman Raşid
Suudi Arabistan’lı gazeteci. Şarku’l Avsat’ın eski genel yayın yönetmeni
TT

El-Kaide ve İran Suriye'de nasıl bir araya geliyor?

Suriye'de el-Kaide faaliyetlerinin yeniden canlanması, el-Kaide'nin Suriye'ye gelmesine neden olan olayları baştan incelememizi zorunlu kılıyor. Aslında, bu el-Kaide, ama esas el-Kaide değil.

Afganistan'da doğup oraya yerleşen bir oluşum olarak örgüt, Eylül 2001 saldırılarına karşılık olarak Amerikalılar tarafından yerle bir edildi. Liderlerinin çoğu kaçtı ve İran'ın koruması altında gizlice yaşadı. Ordusu dağıldı ve örgüt, kendilerine toprak ve destek sağlayanlarla iş birliği yapan, hedeflerini paylaşan hücrelere bölündü.

İran ve yenilmiş Beşşar Esed rejiminin bu hücrelerin arkasında olması ihtimalini hayal etmek zor görünüyor, çünkü el-Kaide ve DEAŞ, bu ikisine şiddetle düşman olan ideolojik güdümlü örgütlerdir. Ne var ki Esed rejimi gibi rejimlerle ve İran’ın Kudüs Gücü ile iş birliği yaptıklarına dair çok sayıda örnek mevcuttur.

ABD'nin Irak'ı işgalinin ardından el-Kaide, en öne çıkanı DEAŞ olmak üzere yeni isimler altında faaliyet göstermeye başladı. İran ve Suriye'nin Irak'a müdahalesiyle eş zamanlı olarak, 2007 yılına kadar dört yıl boyunca Suriye, direniş için bir geçiş noktası ve Devrim Muhafızları tarafından desteklenen lojistik ağların yönetimi rolünü üstlendi. Binlerce Arap genci orada kabul edildi ve eğitildi, ardından Amerikalılara ve Şiilere karşı savaşmaya yönlendirildi.

Bu çelişkiyi, Tahran'ın Irak'ta Amerikalıları ve Şiileri hedef alan Sünni örgütleri desteklemesini anlamak ve hazmetmek zor olabilir.

O dönemde İran, bir eliyle kendisinin başaramadığı şeyi başarması, Saddam Hüseyin rejimini devirmesi için Washington'a destek veriyordu. Bu arada çoğu Arap devletinin yeni Irak ile iş birliği yapma konusundaki isteksizliğinden de yararlanıyordu.

Diğer eliyle de, Irak direnişi ile el-Kaide'nin eylemlerini finanse ediyordu. Gerçekte Tahran çelişkili bir strateji izlemiyordu, aksine nihayetinde yüksek çıkarlarına hizmet eden belirli ve açık bir hedefe doğru dolambaçlı bir yoldan ilerliyordu. Bu çıkarların ilki, Saddam'ın devrilmesini desteklemek, ikincisi, Amerikalıları kovmak, üçüncüsü, Şiileri kendi safına çekmek ve son olarak, Irak üzerinde hegemonya kurmaktı.

Propaganda ile kandırılan binlerce Iraklı ve Arap gönüllü, ikinci ve üçüncü görevleri yerine getirdi. Bir Suriye-İran projesi içinde çalıştıklarının farkında değillerdi. Dışarıdaki neredeyse tüm Iraklı direnişçi ve “cihatçı” örgütler, Suriye topraklarında toplanıyor ve eğitim görüyor, oradan Anbar ve Salahaddin gibi Irak şehirleri üzerinden “cihat” toprağına sızıyorlardı. Suriye bağlantısının izini sürmek zor değildi. O zamanlar Suriye demir yumrukla yönetilen bir ülkeydi ve mecazi olarak, rejimin haberi olmadan semasından bir sineğin bile geçemeyeceği söylenirdi. Bu durumda bölgenin dört bir yanından akın akın gelen on binlerce insan nasıl sızdı? Bu dalgalar silah taşıyordu ve Irak'taki önceden belirlenmiş hedeflere yönelik organize faaliyetler için eğitim almışlardı.

Bu örgütlerin arkasında Suriye'nin olduğunu ve Tahran ile iş birliği içinde çalıştığını anlamak bizim için kolay değildi. Bu karmaşık bulmacayı, radikal Şii İran rejiminin, radikal Sünni gruplarla iş birliği yaptığını çözmek Amerikalıların yaklaşık dört yılını aldı. Bu, onların kavrayışının ötesindeydi.

İranlılar, kısmen doğru bilgiler ile “cihatçı” örgütlerin arkasında kimin olduğu konusunda yanıltıcı anlatılar yaymayı başardılar. Washington'un Irak'ta olmasına karşı olan bölge ülkelerinin siyasi tutumlarını niyetlerinin kanıtı olarak gösterdiler. Suçlamaları kimliklere dayandırdılar, çünkü bu örgütlere katılmak için Yemen, Körfez ülkeleri ve Tunus'tan çok sayıda insan geliyordu ve bu da bu ülkeleri suçlamayı kolaylaştırıyordu. Bu suçlamalar, dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld tarafından da tekrarlanmıştı.

Militanların Şii türbelerini hedef alması mezhep çatışmasını alevlendirdi ve İran'ın Şiileri “Amerikan” Şii liderlere karşı kendi dini liderlerine yönlendirmesini kolaylaştırdı. Cihatçı örgütlerin ve Irak direnişinin silahı İran'ın hedeflerine hizmet etti. Amerikan askeri varlığı örtüsü altında Irak beton kamplarda saklanır hale gelirken, Bağdat'ın yönetimi, Sünni politikacılar da dahil olmak üzere İran'a sadık gruplara teslim edildi. Muhalefetin söylemi, Sünni ve diğer grupların siyasi süreçlere, seçimlere ve yerel yönetime katılmasını engelledi ve onlarla aynı fikirde olmayan herkesi hedef aldı. Bunlar, İran'ın beş kanlı yıl içinde istediği her şeyi elde etmesini sağladı.

Beşşar, bunu destekleyecek hiçbir kanıt olmamasına rağmen, Saddam rejiminin devrilmesinden sonra sıranın kendisine geleceğine ikna olmuştu. Ama bunun tam aksi doğruydu; Washington, Suriye'yi İsrail'in güvenlik alanı içinde görüyordu ve İsrail, Esed rejimini istikrarsızlaştırabilecek her türlü faaliyete karşıydı. O dönemde bir ABD yetkilisi bana, bu “İsrail düşüncesinin” Amerikalıların Suriye içindeki karşı operasyonları 2008 yılına kadar geciktirmesinin nedenlerinden biri olduğunu doğrulamıştı.

Sincar belgelerinin keşfedilmesinden sonra Washington'da durum daha da netleşti; bu belgeler, savaşçılar hakkında ayrıntılı kayıtlar, Kudüs Gücü'nün Irak direnişini ve cihatçıları yönetmedeki rolü ile ilgili bilgiler içeriyordu.

Medyada, İslamcı gruplar uzun yıllar boyunca Arap kamuoyunu aldatan bir siyasi anlatı oluşturdu ve şimdi de İran'ın çıkarı için Ahmed eş-Şara rejimini zayıflatmak amacıyla Suriye'yi istikrarsızlaştırmaya geri dönüyorlar.