Demokratik Kongo Cumhuriyeti veya Çad'daki insani krizin boyutları hakkında ne biliyorsunuz? Sudan'da şu anda yaşanan felaket durum hakkındaki bilginiz, Gazze'deki trajedi hakkındaki bilginizle kıyaslanabilir mi?
Çoğu okuyucunun her iki soruya da yanıtının ne olduğunu tahmin edebilirim, çünkü haberlerin gerçekliğin net bir aynası değil, daha ziyade, çıkarların dikte ettiği ölçüde açılan ve acı artık çıkar ve nüfuz alanlarının dışında kaldığında kapanan seçici bir pencere olduğunu biliyorum.
Ne kadar tarafsız olduklarını iddia etseler de çoğu küresel medya kuruluşu tüm dünyayı eşit olarak görmez ve tüm trajedilere aynı derecede kulak vermez. Büyük savaş zamanlarında, insan hayatının değeri sanki güç merkezlerine yakınlığıyla ölçülüyormuş gibi, bazı çatışmalara ışık tutarken diğerlerini gölgede bırakarak bir tür “sessiz ahlaki seçim” yaparlar.
Son Batılı medya araştırmaları bu gerçeği tartışılmaz istatistiksel netlikle ortaya koyuyor. Uluslararası büyük medya kuruluşlarının on binlerce haberini analiz eden karşılaştırmalı çalışmalar, haberlerin hacmi ve sürekliliğinin insani felaketin ölçeğiyle yakından bağlantılı olmadığını gösterdi. Bunun yerine, çatışmanın jeopolitik haritadaki konumu, büyük güçlerin çıkarlarıyla ne kadar uyumlu olduğu ve Batılı takipçilere kolayca pazarlanabilir “anlaşılabilir bir hikayeye” dönüşme potansiyeliyle yakından bağlantılı. Bu nedenle, bazı savaşlar küresel anlatının “merkezi” haline gelirken, diğerleri yıkıcı maliyetlerine bakılmaksızın ikinci plana itilirler.
Geçtiğimiz ekim ayında yayınlanan Media and Journalism Research Center’ın (Medya ve Gazetecilik Araştırma Merkezi) bir raporu, son yıllardaki medya haberlerinin nicel analizinin, dikkat dağılımında yapısal bir dengesizliği ortaya koyduğunu gösterdi. Ukrayna veya Gazze'deki gibi savaşlar kapsamlı, sürekli ve çok yönlü günlük haberlerle ele alınırken, diğer çatışmalar- en az onlar kadar kanlı veya etkili olsalar da- minimum ilgi görmektedir. Bunlar genellikle istisnai bir olayla bağlantılı kısa süreli haberler olarak görünür, ardından tekrar sahneden kaybolurlar. Bu bulgular, geçici bir ihmalkarlık değil, uluslararası medyanın çalışmalarında tekrar eden bir kalıbı yansıtıyor.
Daha da önemlisi, çalışmalar sadece bu niceliksel eşitsizliği analiz etmekle kalmayıp, bakış açısının kendisini de eleştiriyor. Sınırlı ele alma, sadece haber eksikliği anlamına gelmiyor, aynı zamanda anlatı yoksulluğu, bağlam eksikliği ve karmaşık trajedilerin soğuk, katı sayılara indirgenmesi anlamına da geliyor. Tutarlı bir hikaye olmadığında, onunla birlikte kamuoyu anlayışı da kayboluyor, siyasi baskı zayıflıyor ve insani yardım müdahaleleri aksıyor. Bu anlamda, ele almamak sadece mesleki bir ihmal değil, felaketin uzamasına katkıda bulunan bir faktör haline geliyor.
Bu eksiklik, Sudan, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Çad ve Afrika'daki diğer çatışma bölgeleri gibi durumlarda açıkça görülüyor. Yerinden edilme, kıtlık ve devletin çöküşü açısından dünyanın en kötü insani krizlerinden birini yaşayan Sudan, uzun zamandır küresel medyanın ilgi odağının dışında kaldı. On yıllar boyunca silahlı çatışmalar nedeniyle akıl almaz sayıda kurban veren Demokratik Kongo Cumhuriyeti, uluslararası medyada nadiren ve “belirgin bir başlangıcı ve öngörülebilir bir sonu olmayan kronik çatışma” olarak ele alınıyor; bu tanım, trajediyi zamansal bağlamından koparıyor. Çad ve diğer kırılgan devletler ise genellikle neredeyse hiç görülmüyor.
Çalışmalar bu eşitsizliği birkaç örtüşen faktörle açıklıyor. Birincisi, yerel medya altyapısının zayıflığı; gazetecilerin hedef alınması, kurumların yıkılması ve kaynak eksikliği, gerçeği içeriden aktarabilecek seslerin azalmasına yol açıyor. İkincisi, bu ülkelerin büyük güçlerin hesaplarındaki sınırlı “jeopolitik önemi”, haber merkezlerinin maliyetli ve riskli haberlere yatırım yapma iştahını azaltıyor. Üçüncüsü, Batı'dan coğrafi ve kültürel uzaklık, bu çatışmaların hedef kitlede duygusal bir özdeşleşme yaratma olasılığını azaltıyor. Buna ilave olarak, dile getirilmeyen bir ideolojik faktör var; bazı medya anlatıları Küresel Güney ülkelerini kronik bir kaos imajına indirgeme eğiliminde ve bu da aciliyet duygusunu bastırıyor.
Bu gerçeklik, mesleki bir sorudan önce etik bir soruyu gündeme getiriyor: Felaketlerin çoğaldığı bir dünyada medyanın rolü nedir? Sadece güçlülerin önem verdiği şeyleri seçerek nakleden mi, yoksa nerede olursa olsun insani acının şahidi mi?
Ele almada dengesizlik sadece kamuoyunun anlayışını çarpıtmakla kalmıyor, aynı zamanda insan hayatının değerine dair örtük bir hiyerarşi de yaratıyor; bazı kurbanlara isimler, yüzler ve hikayeler verilirken, diğerleri uzun süre sessizliğe bırakılıyor.
Bu, medyanın tek başına savaşları sona erdirebileceği veya trajedileri önleyebileceği anlamına gelmiyor, ancak dengeye ve derinliğe bağlı kaldığında, izolasyonu kırabilir, suçları ve suçluları ifşa edebilir, iradeleri harekete geçirebilir ve çatışmaları çözmek, mağdurlara verilen zararı telafi etmek ve hatta hak ettikleri adaletin asgari düzeyi olan sembolik bir tanınma sağlamak için gerekli kaynakları sağlayabilir.