Eskiden, entelektüellerimiz arasında Batı'ya (tüm Batı'ya: Avrupa ve ABD'ye) karşı yapılan ateşli çağrıların, yeni Avrupa'daki İslamofobi duyguları ve politikalarıyla ilgili olduğunu düşünürdüm. Ancak Gazze savaşı bana iki şeyi hatırlattı: Arap ve üçüncü dünya entelektüelleri arasındaki Batı karşıtı kültürel akımın İslamofobiden eski olduğu ve el Kaide (2001) ile Hamas (2023) olaylarından sonra İslam adına şiddetin gerçekten endişe verici olduğu. Yine de eğer varsa, ilişki zayıf kalıyor ve tek bir yönde veya tek bir nedenden dolayı ilerlemiyor. Bunun kanıtı, milyonlarca insanın Batı'ya sığınması ve bunun için ölümü göze almasıdır. Öyle ki, Avrupa'nın güvenli kıyılarına ulaşamayan binlerce insan denizlerde öldü.
Batı'ya (özellikle Avrupa'ya) duyulan nefret, milliyetçi ve solcu akımların yükselişi sırasında 20. yüzyılın büyük bölümünde bir ideoloji biçimiydi. Sömürgeciliğin neden olduğu felaketleri ve Filistin ile Cezayir'deki savaşların mirasını hatırlatırdı. Ardından, Talal Esed'in (Sömürge Karşılaşmaları, 1974) ile Edward Said'in (Oryantalizm, 1978) antropolojisinden etkilenen radikal solcu alt sınıf akımı ortaya çıktı. Bu büyüyen akımın düşünürleri Hindistan ve Latin Amerika'da bulunuyorlar, ancak çoğu Batı üniversitelerinde kalmayı sürdürüyor! Bu akıma göre, (devam eden) sömürgecilik insanlardan her şeyi, hatta dillerini bile aldı. Bu egemenlik altında, tabi olanlar dil, bilinç ve kültürden yoksun oldukları için konuşamıyorlar. Ne ifade etmeye çalışırlarsa çalışsınlar, Batı'ya karşı isyan etseler veya Batı'ya karşı çıksalar bile, Batı'nın söylemlerini tekrarlayan papağanlar gibi oluyorlar! Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu Batı karşıtı duygu akımı, her yerdeki entelektüeller ve düşünürler arasında büyüdü. Öyle ki bizzat Edward Said'in kendisini eleştirmesi kertesine vardı, zira bu görüşe göre Batı'ya karşı muhalefetinde aşırıya kaçmadı. Aksine, Batı'ya özgü bir disiplin olan Oryantalizmi, aydınlanma, akılcılık ve adalet gibi Aydınlanma değerlerinden sapmakla eleştirdi. Buna göre Oryantalistler bu değerlere bağlı kalsalardı hem Batı'ya hem de İslam'a düşman olan sömürgeci kültürün egemenliği altında kalmazlardı. Ancak Batı’dan yeni nefret edenler, Batı'nın sorununun kendi sinsi sömürgeci Aydınlanma değerleri de dahil olmak üzere her şeyi kapsadığını savunuyorlar. Buna göre Batı adalet, aydınlanma ve akılcılığın yalnızca kendisine ait olduğuna inanıyor.
Ardından, Aksa Tufanı’nı takip eden Gazze savaşı geldi ve bu savaş, İslamcılar, cihatçılar, solcular ve alt sınıf akımının takipçileri arasındaki tüm ayrımları ve sınırları ortadan kaldırdı. 1980'lerde, İslamcılar ve kimlik grupları, Edward Said'in Oryantalizm'inden ve Oryantalizm merceğinden Batı'ya yönelik eleştirisinden en çok faydalananlardı. Bugün Arap, Asya ve Afrika kökenli entelektüeller ve filozoflar, Batı'nın tamamından yakınıyor; Batı'nın dünyayı ve kendini yok edeceğini ve kötülüklerinin hoş görülemeyeceğini veya göz ardı edilemeyeceğini söylüyorlar!
Elbette, Gazze ve Filistin'de yaşananlar ve yaşanmakta olanlar korkunç ve akıl almaz. Ancak eski ve mevcut sömürgeci Batı'nın dışındaki dünya canlı, aktif ve bağımsızdır. Asyalılar ekonomik, bilimsel ve teknolojik ilerlemede onunla eş bir düzeye ulaşmış, hatta onu aşmışlardır. Dünya tek bir yaşam ve davranış sistemidir ve herkesin geçerli geleneklere katkısı olmuştur. Dünyada, dün ve bugün, ezenler ve ezilenler vardı ve Batı'nın materyalizminden yakınmak ve Doğu'nun maneviyatını övmek hiçbir işe yaramayacaktır. Nitekim, bugün Batı'nın önde gelen eleştirmenlerinden biri, İslam'ın her yönüyle eksiksiz bir sisteme sahip olduğunu ve karanlık Batı ile bir arada var olamayacağını, böyle bir birlikteliği hayal eden herkesin dinden çıktığını savunmaktadır.
İsrailliler ve Amerikalılar Filistinlilere ve tüm dünyaya karşı adaletsizlik ve kibir sergiliyorlar. Ancak özgürlük, adalet, insan hakları, birlikte yaşama ve barış değerleri evrensel değerlerdir ve şu anda etkili bir şekilde uygulanmasalar bile, bizim ve Batı için de öyle kalmaya devam etmektedirler. Bu değerleri, Batı kökenli oldukları gerekçesiyle reddetmekle hiçbir şey kazanmayacağız; çünkü Batı kökenli değiller, her ne kadar Batı, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra (ki bu da bir Batı savaşıydı) bunları küresel bir sisteme dönüştürmüş olsa da. Batı'yı şeytanlaştırmak bize fayda sağlamayacak; ortak değerler, inkar ve reddetme değil, birlikte yaşamanın temelini oluşturan güçlü bir insan bağı olmaya devam ediyor. Dünya nüfusunun beşte birini oluşturmak üzereyiz ve bununla ne savaşmak istiyoruz ne de savaşabiliyoruz; aksine, barış ve adalet içinde onunla ve onun içinde yaşamaya çalışıyoruz.
Şimdiye kadar Gazze ve Filistin'de yaşananları kınayan altı kitap ve onlarca makale okudum. Ancak, Batı'yı suçlamak veya yavaş tepkisini kınamak yerine, Batı'nın kendisini ya yaşam ve özgürlük hakkını savunmada başarısız olduğu için ya da doğası gereği yozlaşmış ve komplocu olduğu için eleştirmeye odaklanıyorlardı.
Korktuğum şey, Batı'yı eleştiren ve onun hakkında umutsuzluk yayan önde gelen entelektüellerimizin, aslında dünyaya karşı savaş açmaya devam etmek için aşırıcılığın alevlerini körüklüyor olmalarıdır; bu savaşta çocuklarımız ve başkalarının çocukları ölmektedir, böylece kan, bugün olduğu gibi gelecekte de bizimle dünya arasında dökülmeye devam edecektir.