Kifah Mahmud
TT

Bağdat: Silahsızlanma mı yoksa kontrol mü?

Irak'taki silah meselesine yavaş yavaş yeni ve ciddi değerlendirmeyi hak eden bir dil hâkim oluyor. Tartışma artık Haşdi Şabi Güçleri şemsiyesi dışındaki silahlı fraksiyonların “silahsızlandırılması” değil, “silahın kontrolü” ve “devletin elinde toplanması” üzerinde dönüyor. İki kavram arasında göz ardı edilmemesi gereken temel bir fark var: Silahsızlandırma, feshetme ve bitirme anlamına gelirken, kontrol ise kapsama ve yeni işlev kazandırma anlamına gelir. İronik bir şekilde, bu terminoloji değişikliğinin, ABD'nin bilgisi dahilinde ve 8 Nisan'dan beri geçerli olan “açıklanmamış bir ateşkes” çerçevesinde gerçekleştiği paylaşılıyor. Söz konusu ateşkes basit bir ilkeye dayanıyor: “Tehdit etmeyin... biz de saldırmayalım.”

Burada ortaya çıkan soru şu: Uzun zamandır milis güçlerinin feshedilmesi hedefini savunan Washington, bu güçlerin silahlı kalmasına izin veren ve sadece milis güçleri ile devlet arasındaki ilişkiyi yeniden düzenleyen bir formülü neden kabul ediyor? Belgeli bir kesinlikten ziyade analitik yoruma dayansa da en ikna edici cevap, Washington'un bu gücü feshetmekten ziyade evcilleştirmeye çalıştığıdır. Zira feshedilmiş bir fraksiyon, daha aşırı ve daha az kontrol edilebilir güçler tarafından doldurulabilecek bir boşluk yaratır. Buna karşılık, Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanı'na bağlı yeni bir güvenlik kurumuna kademeli olarak entegre edilen, kontrol altına alınmış bir fraksiyon, davranışları ölçülebilen ve iplerini elinde tutanlar ile uzlaşmanın mümkün olduğu bilinen bir araç haline gelir. Bu, geleneksel anlamda fraksiyonlar açısından bir yenilgi değil, daha ziyade devlet denkleminde ve belki de daha geniş bir bölgesel denklemde yeniden konumlandırılmalarıdır.

Bu yorum, bağlamdan dolayı geçerlidir. Zira Bağdat ile üç veya dört fraksiyon arasındaki dolaylı diyalog, “Koordinasyon Çerçevesi” içindeki yetkililere göre iki aşamada ilerliyor; birincisi, saldırıların durdurulmasıdır ve bu da halihazırda gerçekleşti. İkincisi ise silahsızlandırma yerine silahların kontrol altına alınmasıdır. Bahsi geçen yetkililer, kararın “tamamen Irak'ın kararı” olduğunu ve dış baskı altında alınmadığını ısrarla belirtiyorlar. Ancak, dış baskıyı inkâr etme konusundaki ısrar, sürecin içinde dış baskının önemli ölçüde var olduğunun göstergesidir. Nitekim tamamen Irak'a ait bir kararın böyle olduğunu savunmaya gerek yok. Kaldı ki Washington, saldırılarına devam eden fraksiyonların yeni hükümete katılmalarına izin verilmemesi konusunda zaten alenen uyarmıştı. Ayrıca, görev nihayetinde Ali el-Zeydi'ye verilmeden önce Nuri el-Maliki'nin başbakanlık adaylığını engellemek için açıkça müdahale etmişti. Hükümetin kuruluşunda kırmızı çizgiler dışarısı tarafından çizildiğinde, en tehlikeli olan silah meselesinin çözümünün tek başına içeriye bırakıldığını hayal etmek zorlaşır.

Ancak, bu tablonun en çarpıcı yönü Washington veya Bağdat'ta değil, Tahran'da. Bu fraksiyonlar, İslam Cumhuriyeti'nin bölgesel bir kolu olarak doğdu ve gelişti. Ayrıca bildirildiğine göre 40 günlük son savaş boyunca İran'ı desteklemek için yüzlerce saldırı gerçekleştirdi. Ancak akıllarda kalan soru şu: Ya bu silahlı kol artık dokunulmaz bir stratejik varlık değil de pazarlık kozu haline gelmişse?

Burada sert ama doğru bir metafor akla geliyor, o da uranyum sunağında sunulan kurbanlar. Bugün İran, Washington ile zorlu müzakereler yürütüyor ve her ne kadar bir taahhütte bulunduğunu hemen inkâr etse de Tahran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunu “prensip olarak” teslim etme sözü vermesi karşılığında, ateşkesin 60 gün uzatılması ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına dayalı bir çerçeveye dair haberler geliyor. Ayrıntılar bir yana, nükleer program artık sadece teknik bir mesele değil; bir tür rejimin ruhu, hayatta kalması için en büyük varlığı, müzakere gücünü ve dokunulmazlığını elde ettiği koz haline geldi.

Nükleer mesele bu kadar kutsal hale geldiğinde, onun dışında her şey bir kurbana dönüşür. Bu soğuk denklemde, Iraklı fraksiyonlar, onları inkâr etmek anlamında değil ama Washington'u tatmin edecek ve Tahran'ın itibarını koruyacak şekilde onları kontrol altında tutmanın bir yolu olarak ilk kurban edilecek olanlar olabilir. Burada açık bir çözüm yok, açıklanmış bir teslimiyet yok, bunun yerine fraksiyonları saldırı gücü işlevinden arındıran ve onları yönetilen bir varlığa dönüştüren, Irak devlet aygıtı içinde kademeli bir asimilasyon söz konusu. Böylece Tahran, fedakarlığının ABD’nin zenginleştirme konusundaki esnekliği gibi görünmesi umuduyla, en değerli olanı feda etmeye hazır görünerek, kurbanını sunağa sunuyor.

Bu yorum, nihayetinde, belgelenmiş bir gerçek değil, bir varsayım olmayı sürdürüyor. Olanların, Şii toplumunun kendisinin kontrolsüz silahların maliyetinden duyduğu bıkkınlıktan ve yeni kurulan Zeydi hükümetinin devletin meşruiyetini sağlama arzusundan kaynaklanan bir Irak kararı olması da tamamen mümkün. Tahran'ın aslında her fraksiyon üzerinde etkili bir kontrolü olmadığını ve bazılarının asimilasyona karşı çıkıp hamilerine isyan edebileceğini savunanlar da olabilir. Tüm bu olasılıklar mevcut ve tek bir anlatı lehine göz ardı edilmemeli.

Ancak tüm göstergeler bir araya geldiğinde – silahsızlandırmadan kontrole doğru söylem değişikliği, Amerikalılarla yapılan örtülü ateşkes, hükümetin kuruluşuna açık Amerikan müdahalesi ve tüm bunların kritik nükleer müzakerelerle eş zamanlı olarak gelmesi- tek ve inkâr edilemez bir noktayı ortaya koyuyor. O da perde arkasında yaşananların, kartların yeniden dağıtılması olduğudur. Washington, aracı kırmak yerine kontrol altına alıyor ve Tahran, onu savunmak yerine pazarlık konusu yapıyor. Irak ise her zamanki gibi üzerinde başkalarının haritalarının çizildiği arenadır.