Amr el-Şobaki
TT

Lübnan'ın iç savaşı

Lübnan'daki çatışmanın ikilemi, sadece ateşkes, İsrail saldırganlığının tekrarlanmayacağına dair güvenceler ve silahın devletin elinde toplanması kararının uygulanmasıyla sona ermeyecek olmasıdır. Bunlara ilave olarak hatta belki de öncelikle, tekrarlanan zorunlu göçlerden duyduğu hoşnutsuzluğu dile getiren, bazen Hizbullah’ı eleştirip yaşadıklarının bir kısmından onu sorumlu tutan Hizbullah'ın destek tabanıyla başa çıkmayı da içeriyor. Bununla birlikte, savaştan sonraki en büyük zorluk, temelde Lübnan kurumları içindeki temel sorunları ele almakla ilgili olacaktır.

Gerçek şu ki, oynanacak gerçek bahis, Hizbullah'ın destek tabanının, savaşlarının yol açtığı trajediler, kayıplar ve bölgelerine verilen yıkım nedeniyle Hizbullah aleyhine dönmesi değildir. Çünkü bu taban içinde bir kesim, daha belirgin bir konum lehine hakimiyetinin sona ermesini kabul etse bile, Hizbullah’ın silahını Lübnan yapısı içindeki gücünün parçası olarak görmeye devam edecektir.

Savaş bittikten sonra sorulması gereken soru yalnızca bir güvenlik sorusu olmayacak; aksine, Lübnanlı dini grupların tarihine, rollerine, ülkenin bağımsızlığından bu yana ve hatta öncesinden beri var olan Lübnan sisteminin doğasına dair temelde sosyal, siyasi ve antropolojik bir soru olacaktır. Diğer dini grupların deneyimlerinden tamamen farklı ve eşsiz olan Hizbullah deneyiminin, on yıllardır siyasi ve askeri karar alma süreçlerine hâkim olan silahlı bir model lehine, Lübnanlı gruplar arasındaki uzlaşma ve karşılıklı caydırma denklemini paramparça eden militarizasyon ve silahlı örgütlenmeye yatırımın deşifre edilmesi için bu gereklidir. 

Buradan hareketle soru şu olacaktır: Hizbullah'ın iç enerjisi nereye gidecek? İsrail'e karşı savaşmayan Hizbullah üyelerinin yüzde 90'ı ne yapacak? Savaş bittikten sonra kime yönelecekler?

İç barış için duyulan korku meşru çünkü silahın devletin elinde toplanması kararının uygulanması kolay olmayacaktır. Ancak daha büyük zorluk, Hizbullah’ın çevresini, çeşitlilik ve siyasi anlaşmazlıklarla karakterize edilen, tek bir parti veya siyasi ittifakın tüm bir mezhebi tek siyasi projeye indirgemediği diğer Lübnanlı çevrelere benzeyecek biçimde dönüştürmek olacaktır.

Lübnan meseleleriyle ilgilenen veya takip eden herkes, Hizbullah'ın projesinin çeyrek asırdan fazla süredir Lübnan toplumunun bir kesimine ne kadar nüfuz ettiğine, silahının, 2000 yılında İsrail işgaline karşı bir kurtuluş gücünden, ülkeyi ve halkını başkaları adına savaşlara sürükleyen bir hegemonya ve kontrol gücüne nasıl dönüştüğüne şaşıracaktır.

Gerçek şu ki hem Lübnan içinde hem de dışında tüm mezhepler ve dinler içinden aşırı dini ve ideolojik projeler çıkmıştır, ancak bunlar her zaman bir mezhebin veya diğerinin bileşenlerinin bir kesimini temsil etmiştir. Lübnan, Sünni aşırıcılığa ve Hristiyan aşırıcılığa da tanık oldu, ancak fark şu ki, bu gruplar toplumlarını siyasi veya mezhepsel projelerinin esiri etmeyi başaramadılar.

Silahın devletin elinde toplanması kararının uygulanmasının zorlu bir görev olduğu şüphesizdir. Ancak, Hizbullah’ın çevresini Lübnan nüfusunun geri kalanınınkine benzer bir çevreye dönüştürmek daha da zordur, ancak imkânsız değildir. Burada kastettiğimiz, ne Hizbullah çevresinin diğer Lübnanlılar gibi konuşmasını ne de aynı siyasi görüşleri benimsemesini sağlamak değil, aksine tüm dini gruplarda bulunan sağlıklı çeşitliliğe sahip olmasını sağlamaktır. Silahların ne statü ne de üstünlük getirdiğine ve herkesi koruyabilmeleri için devlet kurumlarını desteklemeleri gerektiğine ikna etmektir.

Unutmamalıyız ki, Lübnan gibi küçük bir ülke, bütün mezhepleriyle birlikte büyük politikacılar, sanatçılar ve yazarların yanı sıra gerektiğinde işgale karşı direniş savaşçıları da yetiştirmiştir. Aynı zamanda ticaret, hizmet ve turizme dayalı mezhepler arası bir kültüre sahip olan ülke, bölgedeki nüfusu Lübnan'ın on katından fazla olan köklü ülkelerle rekabet edebilecek düzeyde sanatçı ve kâşif yetiştirmiştir. Bu nedenle, bölgesel bir gücün çıkarlarıyla bağlantılı Velayet-i Fakih ve dini aşırıcılık projesinin bir “mezhebin tek sesi” haline gelmesi bu ülke için alışılmadık ve tuhaf görünmektedir.

Savaş sonrası Lübnan'ın karşı karşıya kalacağı zorluk, Hizbullah'ın projesi ve Lübnan nüfusunun bir kesimine dayattığı değerler, silahını koruma kaynağı olarak göstermesi, Şiilerin Lübnan toplumundaki statüsünün ve konumunun bu silah sayesinde değiştiği iddiası olacaktır.

Gerçekte, bu anlatının tamamı kusurludur. Bu zorluğun üstesinden gelmek için de ülke, bu durumu ele alacak kapsamlı bir ekonomik, siyasi ve kültürel vizyona ihtiyaç duyacaktır. Bu vizyon şu sorulara da cevap bulmalıdır: Hizbullah’ın savaşçı olmayan üyeleri nasıl rehabilite edilebilir ve devlet kurumlarına entegre edilebilir? İran'ın Hizbullah’a ve sivil kurumlarına sağladığı desteğin yerini alacak alternatif finansman kaynakları nasıl bulunabilir? Ve Lübnan ordusunun değer sisteminden farklı bir değer sistemine bağlı, ideolojik güdümlü savaşçıların geleceği ne olacak?

İnanıyoruz ki, bütün taraflar bu yönde irade gösterirse ve Lübnan halkı savaşın harap ettiği ülkesini yeniden inşa etmeye odaklanmak isterse, Lübnan bu sorunların üstesinden gelebilir.