Mişari Zeydi
Suudi Arabistanlı gazeteci- yazar
TT

İran, İsrail ve aralarındaki

Dış düşman ve harici tehdit unsuru, kimi zaman ertelenen gündelik sorumlulukların ve hayati yükümlülüklerin üzerini örtmek için elverişli bir araçtır. Aynı zamanda yükseltilen hamasi milli ruh sayesinde diğer tüm meseleler geri plana itilir; zira savaşın sesi, her şeyin üstüne çıkar.

Bugün ise İran meselesinin sona ermesine yaklaşıldığına dair art arda yapılan değerlendirmeler gündemde. Bu sonun, ABD ile İran arasında ya siyasi müzakereyle ya da askeri caydırıcılıkla sağlanabileceği konuşuluyor. Peki bazı çevrelerin umduğu gibi böyle bir gelişme gerçekten ‘İran sorununu’ bitirir mi? Yoksa bu beklenti, aşırı iyimser ve temennilere dayalı bir okumanın ürünü mü? Yaşananlar, uzun soluklu bir mücadelenin yalnızca bir raundu, ardından gelecek yeni bir hamlenin habercisi mi?

Hudson Enstitüsü kıdemli araştırmacısı ve New York’taki Bard College’da dış politika uzmanı  Profesör Walter Russell Mead, Wall Street Journal’da kaleme aldığı ‘İran’ın Zayıflığı İsrail İçin Daha Fazla Yalnızlık Anlamına Geliyor’ başlıklı yazısında dikkat çekici bir değerlendirme yapıyor.

Mead’e göre birçok Arap ülkesi artık İsrail’in bir Filistin devletinin kurulmasını reddetmesinin, bölgesel istikrar açısından İran rejiminden daha büyük bir tehdit oluşturduğuna inanıyor.

İran propagandası uzun süredir, dışa dönük ‘devrimci’ faaliyetlerini meşruiyet zemini olarak kullanıyor; iç kalkınmadaki aksaklıkları ise ‘ana mesele’ olarak tanımladığı Siyonist düşmanla ve onun arkasındaki Büyük Şeytan’la mücadeleye bağlayarak gerekçelendiriyor.

Benzer şekilde İsrail siyasi söylemi de -özellikle Netanyahu döneminde- İran tehdidini ve Tahran’ın bölgedeki ‘ahtapot kollarını’ merkeze yerleştirdi. Oysa İsrail, bu kolların bir kısmını çeşitli yerlerde kesmiş bulunuyor.

Peki taraflar, gerçekten rahat bir nefes alıp asıl siyasi yükümlülüklerine yönelebilecek mi? İran açısından bakıldığında, iç kalkınma ve yapısal reform dosyaları nihayet öncelik kazanabilecek mi?

Arap edebiyat geleneğinde ‘ezelî rakipler’ denince akla ilk gelen isimlerden ikisi Cerir ile Ferezdak’tır. ‘Nekâiz’ şairleri olarak bilinen bu iki isim arasındaki atışma, edebiyat tarihimizdeki en meşhur polemiklerden biri olarak kayda geçmiştir.

Onlarca yıl boyunca şiirle birbirlerine hücum ettiler; biri anıldığında diğeri mutlaka onunla birlikte zikredildi. Ferezdak, Cerir’den kısa bir süre önce vefat ettiğinde ve bu haber Cerir’e ulaştığında, Cerir şöyle dedi:

“Onu yerle bir ettikten sonra Ferezdak öldü; keşke biraz daha yaşasaydı!”

Ardından başını eğip ağladı. Yanındakiler şaşkınlıkla, “Kırk yıl boyunca karşılıklı hicvettiğin bir adama mı ağlıyorsun?!” diye sordular.

Cerir’in verdiği cevap ise tarihe geçen nitelikteydi:

“Bırakın beni. Vallahi iki adam yarışır, iki koç tokuşur da biri ölürse, diğeri de çok geçmeden onu takip eder.”

Aslında bu, bir bakıma kendi akıbetine yakılan bir ağıttı. Nitekim Cerir, Ferezdak için söylediği ve şu dizelerle başlayan mersiyesinde bunu açıkça ortaya koydu:

“Ömrüme yemin olsun ki Temîm’i sarsan, zamanın felaketleri içinde Ferezdak’ın ölümüdür!”

Yukarıda söylenenlerin tümü, tuhaf Ortadoğu’daki siyasi nükleer tehdidin sona erdiğine inanıyorsak doğrudur.