İran'a karşı yeni savaşın kimseyi şaşırtmadığını düşünüyorum. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu zaten açıkça buna hazırlanıyordu. Fakat Netanyahu'nun önceki bölgesel savaşları “kendini savunma hakkı” ile gerekçelendirilirken, bu sefer “önleyici” ve “koruyucu” unsurlara değinerek daha açık konuştu. Burada, yıllarca İran'ın nükleer bombasını üretmeye “sadece birkaç ay uzaklıkta” olduğu iddiasını yorulmadan tekrarladığını hatırlatmakta da fayda var.
Aslında, İsrail sağ kanadının son yıllardaki stratejisi, Washington'un bölgesel gelişmelere yaklaşımındaki niteliksel değişime olan artan güvenin desteklediği endişe verici bir özgüvenle karakterize edilmiştir.
Gerçekte, Barack Obama ve Joe Biden başkanlıkları sırasında Demokratların Ortadoğu'ya ilişkin öncelikleri, bir yandan İsrail'e yönelik bilindik ve koşulsuz stratejik desteğe dayanırken, diğer yandan Tahran'a karşı daha az düşmanca bir yaklaşımı içeriyordu. Bu yaklaşım, DEAŞ olgusunun varlığıyla -daha doğrusu yaratılmasıyla- haklı çıkarılıyordu.
DEAŞ, Sünni-Şii gerilimlerini alevlendirmek ve İslam dünyasında bunların devamlılığını sağlamak için gerekli bir olguydu. Bunun ardından, bölgedeki başlıca etnik gruplar, özellikle Araplar, Farslar, Türkler, Kürtler, Beluçlar ve diğerleri arasında bölücü, parçalayıcı ve ölümcül çatışmaların körüklenmesine geçiş yapıldı. Akabinde, bu senaryo tamamlandıktan sonra, büyüklükleri, ittifakları veya ideolojileri ne olursa olsun, mevcut oluşumların bölünmesi süreci başlayacaktı.
Şu anda varoluş mücadelesi veren İran rejimi, elbette bu bölünmede DEAŞ ve ideolojisiyle aynı çizgide olan diğer fraksiyonların karşı kutbunda yer alan kilit bir oyuncudur. Muhtemelen bir süredir hırslarının ve açgözlülüğünün bedelinin farkındaydı. Ayrıca oyunun kurallarını ve ABD'nin küresel liderliğe yükselişinden sonraki gerçek büyüklüğünü de iyi biliyordu.
Amerikan üniversitelerinden mezun birçok siyasetçiye sahip olan rejim, ABD ile İsrail arasındaki “organik ilişkiyi” derinden anlamıştı. Ayrıca, Ortadoğu'daki oluşumların “inşasına” ve sınırlarının çizilmesine katkıda bulunan ve hâlâ önemli askeri üslere sahip, konumlanmasına ve sessiz manevralarına hizmet eden hayati “siyasi hafızayı” koruyan eski sömürgeci güç İngiltere ile bu “ilişkinin” karşılıklı bağlantısını da çok iyi biliyordu.
Bu nedenle, George W. Bush yönetimi 2003 yılında Irak'ı İran rejimine altın tepside teslim ettiğinden ve ne Bush yönetim ne de sonraki yönetimler Tahran'ın Suriye'ye (Esedler yönetiminde) ve Lübnan'a (Hizbullah yönetiminde) nüfuzunu genişletmesi konusunda herhangi bir endişe göstermediğinden beri, rejim Amerikan kayıtsızlığıyla rahat bir şekilde yaşadı. Bunun sonucunda, “devrimi ihraç etme” kavramına dayalı yayılmacı yaklaşımını, İran şehirlerini ABD ve İsrail misillemelerinin sonuçlarından koruma mantığıyla maskeleyebileceğine kendini ikna etti.
Bu, gerekirse İran toprakları içinde değil, işgal altındaki Filistin, Lübnan, Suriye ve hatta Irak ve Yemen şehirlerinde ve kırsal bölgelerinde ABD ve İsrail ile askeri olarak karşı karşıya gelmek anlamına geliyordu.
Bu arada, bölgedeki Arap devletleri iç çekişmelerle parçalanırken ve uydurma kin ve düşmanlıklarla kangrenleşirken, Tahran askeri yetenek ve kapasitesini özenle geliştiriyor ve Arap dünyasına yönelik açık müdahalesini artırıyordu.
Buna paralel olarak, aşırı -aynı zamanda “yayılmacı”- İsrail sağ kanadında Filistin davasından geriye kalanları, Filistin halkını ve Filistin hafızasını silerek ortadan kaldırmaya hazırlananlar vardı. Bu planın felaketle sonuçlanan başlangıç noktası, Filistin-Filistin çekişmelerinin derinleşmesi ve Gazze Şeridi'nin Batı Şeria'dan daha da uzaklaşmasıydı.
Öte yandan, Binyamin Netanyahu'nun kişisel skandalları artıyordu. Netanyahu, Knesset içindeki yerleşim yanlısı sağcı grupları kullanarak, rakiplerine “kan kaybettirmek” ve iktidarda kalmak için parlamenter ve askeri figürlerle aldatıcı taktik ittifaklar kurarak zaman kazanmaya ve böylece yargı ve adaletin kılıcından kaçınmaya çalıştı.
Zaman geçtikçe, rakiplerinin zayıflığı belirginleşti, Amerikan Tevratçı ve Evanjelik radikal çevreler tarafından mali ve siyasi olarak desteklenen dinci ve yerleşim yanlısı radikaller daha da radikalleşti. Destek tabanı bu çevrelerin bazı kesimlerini de içeren Donald Trump'ın başkanlığa dönüşü, Netanyahu'ya planını tamamlamak ve hatta daha da ileri gitmek için serbestlik sağladı.
Bu noktada Tahran, 7 Ekim 2023'teki Gazze operasyonundan önce bile göstergeler açık olmasına rağmen, kendisini beklemediği rahatsız edici bir durumda buldu. Bugün, Tahran'ın vereceği herhangi bir reaksiyon çok geç ve hem İran içinde hem de bölgesel olarak değişimi veya kaosu önlemek için kesinlikle yetersiz olacak gibi görünüyor.
Tekrar tekrar belirtildiği gibi, İsrail, Tahran rejiminin devrilmesinden ve bölgedeki oluşumların parçalanmasından en çok faydalanacak taraflardan biridir.
Başka bir deyişle, mevcut savaşın hedeflerine önümüzdeki günlerde ulaşılırsa, sadece farklı bir bölgesel gerçeklikle değil, aynı zamanda bölgenin geleceğini, kavramlarını, sadakatlerini, ekonomilerini ve toplumlarını yeniden şekillendirme süreciyle de karşı karşıya kalacağız.
Dahası şahsen İsrail'in ve destekçilerinin sadece geleceği değiştirmekle yetinmeyeceklerini düşünüyorum, yakında geçmişi de yeniden yazmaya başlayacaklarına inanıyorum.
Evet. Tarihi yeniden gözden geçirmek, yeniden yazmak, istenmeyenleri silmek, mevcut kimlikleri parçalamak ve alternatif kimlikler icat etmek. Bu durum, Netanyahu'nun Türkiye ve belki de Narendra Modi yönetimindeki Hindistan ile yeni bir stratejik ittifak kurduktan sonra, Pakistan gibi bölgedeki diğer taraflara karşı gelecekteki bir savaşa hazırlanmasıyla çok daha olası hale geldi!