Cesaret, yalnızca kılıcı çekmekten ibaret değildir; bazen asıl cesaret, o kılıcı ne zaman kınına koyacağını bilmekte ve insanın kendi nefsini, kişisel gururunu aşabilmesinde yatar.
Gerçek entelektüel cesaret ise kendi itibarından, “Tarih benim hakkımda ne söyleyecek?” kaygısından vazgeçebilmektir. Bunu, daha büyük bir amaç uğruna; toplumun, halkın ve devletin çıkarı için yapabilmektir.
Deneyimli bir Arap siyasetçi ve eski bir yetkiliden duyduğum bir söz dikkatimi çekmişti: “Bugün İran yönetimi, ‘teslim olma cesaretine’ sahip bir liderden yoksun!”
Paradoks da burada ortaya çıkıyor. Çünkü teslimiyet ile cesaret kavramlarını yan yana getirmek çoğu kişiye tuhaf gelir. Oysa birçok insan cesareti, sonucu ne olursa olsun savaşmakta, hatta bu uğurda toplumun, devletin ve her şeyin ‘yok oluşuna’ sürüklenmesinde görür.
Bugünlerde Washington’da Beyaz Saray’dan yapılan açıklamalarda, İran’dan ‘yenilgiyi kabul etmesi’ isteniyor.
ABD Başkanı Donald Trump ise son Cumhuriyetçi Parti konferansındaki konuşmasında, İranlı müzakerecilerin “bir anlaşma yapmayı çok istediklerini, ancak bunu dile getirmekten korktuklarını; çünkü halklarının kendilerinin öldürüleceğini düşündüklerini” söyledi.
İşte eksik olan gerçek cesaret tam da bu.
İronik olan ise 22 Eylül 2021’de, 22 Eylül 1980’deki Irak Savaşı'nın yıldönümü vesilesiyle bir saatten fazla süren televizyon konuşmasında, merhum Dini Lider Ali Hamaney’in Irak’la savaşın sona erdirilmesini ‘en mantıklı olaylardan biri’ olarak nitelendirmesidir. Hamaney o zaman, “Humeyni’nin ‘zehir kadehi’ olarak nitelendirdiği kararı nihayetinde kabul etmek, akıllıca ve en mantıklı eylemlerden biriydi” demişti.
Ama Humeyni’nin öğrencisi Hamaney, hocasının bu acı tecrübesinden ders almamış ve yıllarca nükleer projede dünyayı aldatmaya, Arap komşularda yıkım yaratmaya devam etmişti; tüm bunları, çürük ve sığ bahaneler altında sürdürmüştü.
Bugün Hamaney aramızdan ayrıldı. Oğlu Mücteba’nın, mirasçı olarak liderlik rolünün ne olacağı, yetkilerini ne ölçüde kullanabileceği ve sağlık durumunun uygunluğu hâlâ bilinmiyor.
Bu tarihi olay, aklıma, Yemen’de neredeyse bir yüzyıl önce yaşanan başka bir ‘imam ve ikinci efendi’ hikâyesini getirdi: Yemen Kralı ve hevesli Zeydî imamı Yahya Hamideddin.
Suudi gazetesi el-Vatan’ın, merhum Yemen tarihçisi Ahmed el-Akili’nin Tarihu’l Mehlaf adlı kitabından aktardığına göre 1934’te Kral Abdulaziz’in ordularının zaferleri karşısında Yahya Hamideddin, akıl, öngörü ve ‘ruhsal cesaret’ göstererek ordusunun Kral Abdulaziz’in güçlerine karşı duramayacağını anlamıştı. Teslimiyet cesaretini gösteren imam, Kral Abdulaziz’e bir telgraf göndererek şöyle demişti: “Kardeşim, yaşananlar yeter. Bu çocuk, Abdullah bin el-Vezir, anlaşmayı bizim adımıza yapmaya yetkili.” Böylece savaş durdu ve ardından Suudi Arabistan ile Yemen arasında Taif Anlaşması imzalandı.
Ruhsal cesaret, nadir görülen bir cesaret türüdür.