Bu yazı, hocamız Dr. Caser el-Harbaş’ın, savaş zamanlarında aslında ‘kardeş’ sayılması gereken insanlar arasında yaşanan hakaretleşme halini eleştirdiği yazısına bir değerlendirme niteliği taşıyor. Coğrafya, tarih, dil, din ve ortak çıkarların bir araya getirdiği bu insanların, birbirlerine karşı sergilediği tutumu sorgulayan yazar, çerçeveyi genişleterek “Yakının, seninle adalet ve insan hakları duygusunda örtüşen kişidir” diyor. Bu yaklaşımın, klasik bağlardan daha kapsayıcı olduğu açık.
Harbaş’ın yazısında, her dönemde üzerinde düşünülmesi gereken bir bilgelik dikkat çekiyor. Yazar, insanın en iyi yönlerini; yani akılcılığı, iletişimi, hoşgörüyü ve karşılıklı saygıyı hatırlatıyor.
Bu yaklaşım, çağdaş Hintli filozof Amartya Sen’in benzer bir perspektifini akla getiriyor. Sen’in, hocamız Dr. Hamza el-Mazini tarafından Arapçaya çevrilen ‘Identity and Violence’ adlı eseri, kimlik krizini ve bunun şiddetle ilişkisini ele alan en önemli çalışmalardan biri olarak öne çıkıyor. Kitap, yazarın çok sayıda farklı kimliği barındıran Hindistan toplumundaki çatışmalar üzerine yaptığı gözlemlerden hareketle şekillenmiş.
Sen, şiddetin aniden ortaya çıkmadığını ya da yoktan var olmadığını savunuyor. Ona göre şiddet, geniş ve kapsayıcı insan kimliğinin tek ve dar bir aidiyete indirgenmesinin bir sonucu. İnsan, öncelikle kendini tüm insanlıkla ortak özellikler taşıyan bir varlık olarak tanımlamalı. Daha dar bir çemberde dil veya din ortaklığı, ardından meslek, düşünce akımı ya da sosyal sınıf gibi aidiyetler gelir. Bu çember giderek daralır; kabile, şehir ve en sonunda aile bağlarına kadar uzanır. Tüm bu aidiyet halkaları, aynı anda ‘vatan’ çatısı altında birleşir ve onları koruyan, ifade özgürlüğünü güvence altına alan ulusal hukuk sistemiyle çerçevelenir. Bu durumda çoklu kimlikler bir çatışma unsuru değil, çeşitlilik, kültürel zenginlik ve ufuk genişliğinin göstergesi haline gelir.
Sen, insan kimliğinin geniş ve kapsayıcı doğasının daraltılması durumunda toplumsal yapının parçalanacağını vurguluyor. Eğer dini aidiyet, ulus, kabile veya etnik kimlikle çatışır hale gelirse; ya da ulusal aidiyet dini, mezhebi ya da kabileyi geride bırakacak şekilde öne çıkarılırsa; ya da mezhep, kabile veya aile aidiyeti her şeyin üzerinde tutulursa, insan toplumu ayrı adalar haline gelir.
Sen’e göre kimlikteki büyüme ve kriz, çoğu kez toplumun iç çatışmaya veya dışarıyla mücadeleye sürüklenmesiyle tetiklenir; bu çatışmalar siyasi veya maddi çıkarlarla yönlendirilir. Ancak daha sonra bu çatışmalar farklı örtüler giymeye başlar: ulusal, dini, etnik veya ideolojik bir görünüm alır; amaç, karşı tarafı itibarsızlaştırmak ve saldırıyı meşrulaştırmaktır. Karşı tarafa ‘kâfir’, ‘geri kalmış’, ‘cehalet içinde’ gibi küçük düşürücü sıfatlar yüklediğinizde ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, sözlü veya maddi saldırıya zemin hazırlamış olursunuz.
Bu bağlamda Sen, eski bir Hint bilgeliği olan Matsyanyaya’yı, yani ‘deniz kanununu’ hatırlatır. Bu, ortak insani değerlerin kaybolduğu ya da insanın, önce insan olarak değil de mensubu olduğu din, etnik grup veya cinsiyet üzerinden değer gördüğü bir toplum halini tanımlar. ‘Deniz kanunu’, bizim ‘orman kanunu’ dediğimiz kuralla eşdeğerdir: Büyük balık küçük balığı yer, doğru mu yanlış mı yaptığını bir an bile sorgulamaz.
Bu durum, çatışmalarda ve savaşlarda tam olarak böyle yaşanır: Her taraf, diğerini iyi niteliklerden soyutlamaya çalışır, onu felaketin kaynağı olarak sunar. Haberler üretilir, hikâyeler döngüye sokulur, unutulanlar hatırlatılır ve karşı tarafın imajını çarpıtmak için yeniden yönlendirilir. Böylece saldırı kolaylaşır; kimse vicdanını sorgulamaz veya şu soruyu sormaz: Yaptığımız doğru mu, yoksa günah mı işliyoruz, üstelik diğer taraf sadece rakibimiz ya da düşmanımız olsa bile?
Savaşlar, insanın içindeki en kötü özellikleri açığa çıkarır: saldırganlık içgüdüsü, başkalarının acısından haz alma, zayıflık karşısında sevinç duyma. Ardından geniş insan kimlikleri dışlanır ve bunlar, sert bir taş gibi tek bir aidiyetle sınırlanır. İşte bu dar ve katı kimlik, toplumsal çılgınlığın yaşandığı anlarda ‘deniz kanununu’ kabul etmek için bahaneyi sağlar.