Lahsan Haddad
Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu Parlamento Ağı'nın yönetim kurulu üyesi ve eski Fas Turizm Bakanı.
TT

Afrika’nın ekonomik anlatısını yeniden gözden geçirmek

Afrika gerçekten geçmişe kıyasla daha mı dirençli hale geldi? The Economist’e göre kıta, düşündüğümüzden daha güçlü bir konuma ulaştı. Artık yardım miktarını aşan yatırımlar çekiyor. Bu da büyüme modelinde bir değişimi yansıtıyor: ‘dış yatırımların artması ve yerel aktörlerin rolünün güçlenmesi.’ Belirsizlik ve istikrarsızlığın hüküm sürdüğü bir dünyada büyük sorunlar hâlâ varlığını sürdürse de kıta giderek stratejik bir ekonomik hedef olarak görülüyor.

Mesele net: Afrika ilerliyor ama Batı’nın zihinsel ve anlatısal vesayeti altında... The Economist makalesi, Afrika’nın direncine vurgu yapsa da kıtayı hâlâ -yabancı yatırım, piyasalar, borçlar, Uluslararası Para Fonu/IMF gibi- dış kriterlere göre değerlendiriyor. Başarı, yabancı yatırım akışı, finansal piyasalardaki memnuniyet ve Batılı yatırımcıların bakışıyla ölçülüyor. Bu perspektiften bakıldığında, Afrika özne değil, bir ekonomik olgu olarak sunuluyor. Afrika kendi yolunu belirleyen bir aktör olarak görülmüyor; dışarıdan istenilen biçimde okunuyor.

Yatırımların yardımlardan üstün gelmesi inkâr edilemez bir gerçek ama bu basit ve yanıltıcı bir değerlendirme. Ayrıca fazladan bir ideolojik yük taşıyor. Makalenin söylemediği ise şu: Yatırımlar çoğu zaman özünde çıkarcı olabilir; yani esas olarak doğal kaynakları sömürmeye yönelik olabilir ve yerel halk bundan yararlanmayabilir. Bazı doğrudan yatırımlar ise yeni bir bağımlılık biçimi yaratabilir; üretim zincirleri hâlâ dış kontrol altında kalır. Böylece bağımlılık aşılmıyor, yeniden biçimlendiriliyor: ‘yardıma bağımlılıktan, sermayeye bağımlılığa.’

Araçlardaki değişim, ilişkinin doğasında mutlaka bir dönüşüm anlamına gelmiyor.

Makale Afrika’nın homojen bir bütün olmadığını kabul ediyor, ancak buna rağmen kıtayı tek bir ekonomik varlık gibi anlatmaya devam ediyor; bu da eski ‘Afrika’ stereotiplerini yeniden üretiyor. Fas, Sahel bölgesi, Nijerya ve Güney Afrika ülkeleri gibi farklı durumlar birbirine karıştırılıyor; bu da her ülke veya bölgenin kendi özgün başarılarını silikleştiriyor. Bu indirgemeci yaklaşım yeni değil; doğrudan sömürge döneminden beri yerleşmiş Batı anlatılarının bir devamı.

Batı’nın Afrika’ya yaklaşımında finansal mantığın baskınlığı açıkça görülüyor. Analiz esas olarak tahviller, piyasalar, doğrudan yatırımlar ve büyüme oranları gibi göstergelere dayanıyor. Oysa sosyal dönüşümler, yerel yönetişim kalitesi, gerçek insan sermayesi ve yapılandırılmamış inovasyon biçimleri gibi Afrika’nın belirgin özgüllükleri tamamen göz ardı ediliyor. Piyasa mantığıyla ölçülemeyenler analizden basitçe çıkarılıyor; sanki varlıkları hiç yokmuş gibi…

Sanki değer yalnızca fiyatlandırılabilen şeyle sınırlıymış gibi…

Makale, yolsuzluk, baskıcılık ve siyasi ufuksuzluk gibi gerçek sorunları eleştiriyor; ancak bu eleştiriler yüzeysel ve seçici kalıyor. Afrika’nın karma modelleri, istikrar, ithal demokrasi arasındaki paradoks ve Ruanda, Fas, Etiyopya gibi stratejik ağırlığa sahip ülkelerin rolleri neredeyse tamamen göz ardı ediliyor. Batı modeline uymayan her şey, ‘bozukluk’ veya ‘sapma’ kategorisine indirgeniyor.

Makale ayrıca, örtülü bir jeopolitik istismarı da içeriyor; Afrika’nın daha çekici hale geldiği, çünkü dünyanın geri kalanının istikrarsızlık içinde olduğu ima ediliyor. Bunun gerçek anlamı, Afrika’nın küresel kriz içinde bir ‘güvenli liman’ olarak basitleştirilmesidir.

Bu yaklaşım, paylaşımcı olmaktan çok fırsatçı bir bakışı yansıtıyor. Kıta, kendi dinamikleri ve kalkınma vizyonu olan bağımsız bir aktör olarak değil, küresel değerlendirme denkleminin yalnızca bir değişkeni olarak görülüyor.

Batının görmek istemediği ise şu: Afrika’nın yaşadığı büyük dönüşüm sadece ekonomik değil; aynı zamanda anlatısal bir değişim. Bu değişim, Afrika kimliği ve egemenliğinin yeniden vurgulanmasında kendini gösteriyor. Aynı zamanda kurumsal bir dönüşümden ve etkin aktörlerden oluşan bir yapıdan, jeopolitik bir değişimden söz ediyoruz. Afrika, tek kutuplu bir sisteme katılmak istemiyor; çok kutupluluğu hedefliyor. Ancak makale, bu dönüşümleri anlamakta veya analiz etmekte yetersiz kalıyor. Bu, uyum sağlama pozisyonundan oyunun kurallarını yeniden tanımlama konumuna geçiştir.

Böylece makale -ve onunla birlikte Batı’nın bir kısmı- Afrika’nın artık yardıma muhtaç bir kıta olmadığını kabul ediyor. Yine de kıta, eski bir mantığın esiri olarak kalıyor: Afrika, piyasa mantığı, sermaye akışları ve dış gözlemler üzerinden değerlendiriliyor. Yardım yerine yatırım konulduğunda, bu yatırımın niteliği sorgulanmadan yapılırsa, bu durum bağımlılıktan kurtulmak anlamına gelmiyor; sadece bir bağımlılık başka bir bağımlılıkla değiştiriliyor.

Gerçek Afrika dönüşümü -anlatısal, kurumsal ve stratejik egemenliğe dayalı dönüşüm- halen bu analizin ufkunun dışında. Sorun Afrika’nın anlaşılmaması değil; sorun, kıtayı anlamak için kullanılan araçların artık geçerli olmaması.