Amr el-Şobaki
TT

Seçim İran'a kalmış... huzursuzluk ya da güvenlik

ABD ile İran arasında İslamabad'da yürütülen doğrudan müzakereler, iki taraf arasındaki savaşı sona erdirecek bir anlaşma ile sonuçlanmadı. Her ne kadar 2015 yılında nükleer anlaşmanın imzalanmasına kadar aralarında doğrudan iletişim gerçekleşmemiş olsa da başarı denklemi, müzakere biçiminin ötesine geçen koşullar gerektiriyordu. İster doğrudan ister dolaylı olsun, müzakerelerin temel meseleleri ele alması için İran tarafının taviz vermesi gerekiyordu.

Gerçek şu ki, savaşa dönülebileceği ihtimalini göz ardı etmeden, yeniden müzakerelere dönme ihtimali ile sorulacak sorular, herhangi bir müzakerenin başarısının koşulları, savaşın sona ermesiyle elde edilecek İran ve ABD tarafının yanı sıra İsrail'in de bağlı kalması gereken kazanımların ne olacağı ile ilgilidir.

İslamabad müzakerelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının nedenlerinden biri, sanki İran hukuka saygılı, komşularının işlerine karışmayan, sadece ABD ve İsrail ile fikir ayrılığına düşen veya mücadele eden normal bir ülkeymiş ve bu nedenle barışçıl bir nükleer programla desteklenmesi gerekiyormuş gibi, İran tarafının barışçıl amaçlarla yüzde 5'e varan oranlarda uranyum zenginleştirme talep etmesidir. ABD'nin teklifi ise kategorik olarak İran'ın nükleer kapasitesinin ortadan kaldırılması ve yaklaşık 450 kilogramlık, yüzde 60 oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na teslim edilmesini öngörüyordu. ABD füze programı konusunda bir dereceye kadar esneklik gösterdi ve Tahran’dan programının savunma yönüyle sınırlı olmasını talep etti.

Gerçek şu ki, nükleer dosya iki boyutu olan bir ikilem olmayı sürdürecektir; birincisi teknik ve siyasi iken, ikincisi uluslararası toplumun ve İran'ın komşularının Tahran’ın davranışlarına olan güveniyle ilgilidir ve İran ikinci boyutu çözmedikçe ilk boyut çözülmeyecektir.

Hürmüz Boğazı savaşına gelince, Tahran'ın uluslararası bir koridorda seyrüsefer özgürlüğüne ücret veya kısıtlamalar dayatmasına dünyanın izin vermeyeceği bir kart olmayı sürdürecek. İran Hürmüz’ü daha ziyade, nükleer ve füze meselesi ile başta Hizbullah olmak üzere vekilleriyle ilişkilerinden oluşan “İran üçlemesinde” kazanımlar elde etmek için bir baskı kartı olarak kullanıyor.

İran'ın devrimden bu yana benimsediği ulusal bağımsızlık söylemi, adı ister ABD olsun ister İran olsun, ulusal bağımsızlık herhangi bir dış müdahale karşısında daha yüksek bir değeri temsil etmiyormuş gibi, birçok Arap ülkesinde ulusal bağımsızlığın anlamlarını yıkarak tam aksini yaptı.

İran, komşularıyla ve uluslararası toplumla hukuki ve siyasi bir metin üzerinde anlaşmaktan veya anlaşamamaktan daha büyük sorunları olduğunu anlarsa, müzakerelerin yeniden başlaması imkansız değil. Milli ve bağımsız projesini diğer milli projelerden farklı kılan da buydu; daha kötü ya da daha iyi olması, keza Batı ablukasına rağmen büyük bir endüstriyel, askeri ve bilimsel üs kurma hakkına sahip olup olmaması değil, onun da vesayetçi olmasıdır. Onlarca yıldır Hizbullah'ın siyasi ve askeri kararlara hakim olmasına izin vererek, ardından Lübnanlıların çoğunun ulusal çıkarlarını hiçe sayarak, İran'ın ulusal ve nükleer projesini savunmak için savaşa girmesini sağlayarak, başta Lübnan olmak üzere birden fazla Arap ülkesinde sivil barışı tehdit etmesidir.

Başarısız olan müzakere masasından gelen mesaj, savaşan iki tarafın İsrail’in gayret ettiği gibi Tahran'daki rejimi devirerek sıfır toplamlı çözümlere ulaşmadığı, bunun yerine Tahran'ın rejimin hayatta kalması ve davranışını değiştirme denklemine göre müzakere masasına geldiği bir zamanda geldiğini söylüyor. İran Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı'nın ABD Başkan Yardımcısı ile müzakerelerine tanık olduk ki bu, savaş geri dönerse bir daha göremeyebileceğimiz bir sahne.

İran müzakere masasına dönerse, kendisinden İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi istenmediği gibi, ABD'yi “Büyük Şeytan” olarak tanımlamaktan “en büyük dost” olarak tanımlamaya geçmesi de gerekmiyor. Yapması gereken, komşularına güvence vermek, onların işlerine karışmamak, onların siyasi deneyimlerine saygı duymak, kolları ve vekilleri birçok ülkede bölünmeye neden olan silahlı milisler olarak değil, siyasi destekçiler olarak görmekten vazgeçmektir.

Tahran, konunun sadece anlaşmanın metni değil, bölgedeki pek çok ülkeyle birikmiş sorunlardan, sadece teorik fikir ve siyasi söylemlerden ibaret kalmayıp, hayata geçirdiği pratik uygulamalardan kaynaklanan bir güvensizlik durumu olduğunun farkına varırsa, müzakerelerin yeniden başlaması mümkün olabilir.