İran nükleer programı artık sadece enerjiyle bağlantılı teknik bir proje ya da Batı'ya karşı kullanılan bir pazarlık kozu değil. Yıllar içinde, bizzat rejimin psikolojik ve siyasi yapısının bir parçası haline geldi. Öyle ki rejimin hayatta kalması, bölgedeki geleneksel nüfuz araçlarının çoğunun aşınmasından sonra son prestij ve güç kartlarından biri olarak görülen bu “stratejik başarıyı” koruyabilme gücüne bağlı gibi görünmeye başladı. Tahran, uzun yıllar boyunca nükleer projesini iç ve İslam kamuoyuna İsrail'in üstünlüğünü kırmayı amaçlayan bir “direniş” projesi olarak sunmaya özen gösterdi. Hatta zaman zaman, nükleer silah edinmenin -eğer gerçekleşirse- “İsrail'i ortadan kaldırmaya” veya onunla birlikte bir korku dengesi kurmaya yönelik adım olacağını bile ima etti. Ne var ki İran rejiminin davranışı daha derinlemesine incelendiğinde, meselenin sadece İsrail ile mücadeleden daha uzak ve başta nükleer silah edinmeyi başaran tek Müslüman devlet olan Pakistan olmak üzere, diğer bölgesel ve Müslüman güçlerle jeopolitik ve kimlik temelli bir yarışa daha yakın olduğu açığa çıkıyor.
İran'ın en hassas ikilemi de burada gizli. 1979 devriminden beri kendisini “devrimci İslam dünyasının lideri” olarak sunan Tahran, kendisini zor durumda bırakan bir stratejik gerçekle karşı karşıya kaldı: Nükleer kulübe katılan tek İslam devleti İran değil, çeşitli zamanlarda Batı, Çin ve Körfez devletlerinin geleneksel müttefiki olan Pakistan'dır. Bu nedenle, İran'ın yüksek düzeyde zenginleştirme konusundaki ısrarının önemli bir kısmı yalnızca İsrail veya Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı caydırıcılıkla ilgili değil, aynı zamanda “en önde gelen Müslüman nükleer güç” unvanını elde etme veya en azından İslam dünyasında psikolojik ve stratejik bir denge oluşturma arzusuna da bağlı gibi görünüyor.
Bu nokta İran veya Arap medyasında nadiren açıkça tartışılıyor. Zira kamuoyuna yönelik seferberlik söylemi, nükleer projeyi “Filistin davası” ve “İsrail ile mücadele” çerçevesinde tutmayı tercih ediyor ve bu sloganlar duygusal ve popüler desteği harekete geçirme konusunda daha güçlüler. Buna karşılık daha karmaşık gerçeklik, Ortadoğu ve İslam dünyasında bölgesel liderlik ve kültürel sembolizm için verilen mezhepsel mücadelenin doğasında gizli. Devletler, sadece ideolojik sloganlar için yüz milyarlarca dolar harcamaz, on yıllarca süren ağır yaptırımlara katlanmaz ve bir bütün olarak nesillerin geleceğiyle kumar oynamaz. Her zaman ortada güç, statü, prestij ve nüfuz hesapları vardır ve İran da bu kuralın bir istisnası değil.
İran nükleer programı bugün son derece hassas bir aşamaya ulaştı; Tahran, yüzlerce kilogram yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyuma sahip ve Batılı uzmanlar bu konuda siyasi bir karar alınması halinde bunların teorik olarak birkaç nükleer bomba üretmeye yetecek miktarda olduğuna inanıyor. Bu gerçeklik, nükleer dosyayı sadece bilimsel bir proje olmaktan çıkarıp, rejimin kendisi için bir “hayatta kalma garantisine” dönüştürdü. Bölgesel nüfuzunun büyük bir kısmını kaybeden ve silahlı kollarının birçok cephede ağır darbeler aldığını gören rejim, zenginleştirilmiş uranyumu, Washington'u, Tel Aviv'i ve dünyayı sürekli tetikte tutabilecek caydırıcı gücünün son kalıntısı olarak görüyor.
Bu, bazı Batılı çevrelerin düşündüğü gibi Tahran'ın zenginleştirilmiş uranyum stokunu teslim etmesinin neden bu kadar zor olduğunu açıklıyor. Rejim için mesele teknik değil, varoluşsal, psikolojik ve egemenlik meselesidir. Bu stoktan vazgeçmek, rejimin bilincinin derinliklerinde, birçok siyasi ve askeri aracının gerilemesinden sonra, caydırıcılığın son unsurlarından, devrimci projenin prestijinden vazgeçmek anlamına geliyor. Dahası İran rejiminin artık sadece uranyum zenginleştirmekle kalmayıp, aynı zamanda hayatta kalma ve devamlılık fikrini de zenginleştirdiği söylenebilir. Zenginleştirme seviyeleri ne kadar yüksek olursa, rejimin kendisini içeride Batı'ya meydan okuyan, İsrail'i tedirgin eden ve kendisini görmezden gelinemez bir oyuncu olarak dayatma gücüne sahip “kuşatılmış bir süper güç” olarak pazarlama yeteneği de o kadar artıyor.
Ancak ironi şu ki, milli bir zafer olarak pazarlanan bu “nükleer başarı”, gerçekte İran halkı için muazzam bir ekonomik ve stratejik yük haline geldi. Uzun süredir devam eden yaptırımların, izolasyonun, kaynakların tükenmesinin ve süregelen askeri gerilimlerin bedelini, öncelikle İran'daki yoksul ve orta sınıflar ödedi. İşte burada normal bir devlet ile ideolojik bir devlet arasındaki derin çelişki ortaya çıkıyor; zira normal devlet şunu sorar: İnsanların yaşamlarını nasıl iyileştirebiliriz? İdeolojik devlet ise şunu sorar: “Toplum ayaklarının altında çökse bile” projeyi nasıl koruyabiliriz?
Belki de bu yüzden Tahran bugün nükleer programına her zamankinden daha kararlı bir şekilde sarılmış görünüyor; çünkü ondan vazgeçmek artık sadece siyasi bir taviz olarak değil, meşruiyetinin önemli bir bölümünü dünyaya karşı “tarihsel direniş” fikri üzerine kurmuş bir rejim için sembolik bir yenilgi olarak görülüyor. Bununla birlikte yakın tarih, “nükleer güce olan takıntı” hakkında sert dersler veriyor. Bir bomba bir devlete caydırıcılık ve prestij kazandırabilir, ancak bir ekonomi inşa etmez, bir halkı beslemez veya kalıcı istikrar sağlamaz. Sovyetler Birliği'nin kendisi binlerce nükleer savaş başlığına sahipti, ancak aşırı askeri güç rejimleri yapısal krizlerinden her zaman kurtaramadığı için içten çöktü.
Savaşların, bölünmelerin, mezhepçiliğin ve yoksulluğun yükü altında inleyen Ortadoğu'ya gelince, yeni bir nükleer yarıştan ziyade, yok etme ve ideolojik zaferler yanılsamalarının ötesine geçen, gücün anlamını yeniden tanımlayan siyasi rasyonelliğe ve kalkınma projelerine ihtiyacı var gibi görünüyor. Nükleer bomba, vatanları korumak yerine rejimlerin ömrünü uzatmanın bir aracına dönüştüğünde, uranyum sadece bir kimyasal element olmaktan çıkar ve on yıllardır gerçek barışa hasret bir bölgede tarihsel kaygıyı sürdürmenin yakıtı haline gelir.