Ahmed Mahmud Ucac
Lübnanlı yazar
TT

NATO Ankara zirvesinden sağ çıkabilecek mi?

Tarih boyunca, uygarlığın yükselişi ve şehirlerin kurulmasıyla birlikte, daha fazla maddi çıkarlar veya ideolojik ya da dini amaçlar için yayılmak isteyen güçlere karşı, insanların varlıklarını savunmak zorunda kalmalarıyla ittifaklar ortaya çıktı. Bazı ittifaklar başarılı olurken, bazıları da çöktü. Modern çağımızda Varşova Paktı çökerken NATO ittifakı zafer kazandı. İlki Sovyetler Birliği liderliğindeki komünizm, ikincisi ise Batı tarafından temsil edilen liberal kapitalizm tarafından temsil ediliyordu. Bu zafer o kadar yankı uyandırıcıydı ki, Batı'nın önde gelen düşünürlerinden biri, ideolojik çatışmanın (diyalektik karşıtlık) yokluğunu ve küresel liberalizmin egemenliğini ifade eden tarihin sonundan bahsetmiş ve bunu insanın ideolojik gelişiminin doruk noktası olarak görmüştü.

Liberal bakış açısına göre, NATO tarihte eşi benzeri görülmemiş bir güç olarak ortaya çıktı ve zaferinden sonra birçok ülke ona katılarak gücünü ve direncini daha da artırdı.

İttifaklar, üyelerinin güvenlik ve ekonomik çıkarlarını korumak, potansiyel rakipleri caydırmak ve ideolojik homojenlik gibi birçok unsur üzerine kurulur.

 İdeolojik homojenlik, ittifakı güçlendiren ve üyelerini benzeyecek kadar birbirine yaklaştıran yapıştırıcıdır. O olmadan, ittifak ideolojik gücünü kaybeder ve maddi çıkarların dalgalanmalarına tabi olur. Bu noktada, her üye kendi çıkarlarını tartar ve bu dengeye dayanarak ya ittifak içinde kalır ya da çekilir veya -eğer güçlü bir üyeyse- diğer üyelerden kendi koşullarına uymasını talep eder. ABD Başkanı Donald Trump da ittifakın önceki ve mevcut biçimlerinin ABD çıkarlarına hizmet etmediğine dair kişisel kanaatine dayanarak, ilk ve ikinci dönemlerinden beri tam olarak bunu yapıyor.

Trump, komünizmin çöküşünden sonra NATO'nun ABD'ye hizmet vermediğine ve üyelerinin Amerikan vergi mükelleflerinin sırtından geçindiğine inanıyor. Bu, siyasete sıfır toplamlı yönden bakmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla NATO, Dünya Sağlık Örgütü ve diğerleri gibi çok taraflı düzenlemeler kavramından hoşlanmıyor ve bunları Amerikan iradesini dayatmanın önündeki engeller olarak görüyor. Ona göre, bu çok taraflı kurumlar üyelerine ABD'ye sağladığından daha büyük faydalar sağlıyor. Bu nedenle ve ABD'yi koruma arzusuyla, teraziyi kendi lehine çeviren ve isteklerini yerine getiren ikili (sözleşmeye dayalı) ittifaklar fikri onu daha çok cezbediyor. Bu yüzden, Avrupa Birliği'ni eleştirmesi ve Amerikan çıkarlarına zararlı olarak görmesi şaşırtıcı değil. Bu sebeple İngiltere’yi AB'den ayrılmaya teşvik etti ve hükümetine ayrılığın maliyetini telafi edecek bir ticaret anlaşması sözü verdi, ancak İngiltere ile daha sonraki ikili anlaşmalarda Amerikan çıkarlarını İngiliz çıkarlarının önüne koydu.

Trump'ın sıfır toplamlı görüşünü kolaylaştıran daha büyük bir faktör var, o da “ABD'yi Yeniden Harika Yap” sloganı altında ABD'de yükselen milliyetçiliktir. Bu slogan, ABD'nin büyük olmadığı yönündeki hatalı varsayımı sebebiyle gerçekçi olmamasının yanı sıra, dar bir milliyetçi görüşe dayanıyor; o da ABD'nin göçmenlere değil, yerli halka, Amerikan toplumunun temellerini sarsan daha sonra gelen göçmen kültürlere değil, Yahudi-Hristiyan kültürüne ait olduğudur. Bu dar bakış açısı, NATO üye devletlerinin (bir veya iki ülke hariç) benimsediği küresel liberalizm kavramlarıyla tamamen çelişiyor. Küresel liberalizm, sıfır toplamlı oyun ve dar milliyetçiliğin tamamen karşıtıdır.

Trump ve yetkililer, entelektüeller ve zengin bireyler arasındaki takipçileri Avrupa'daki aşırı sağ partilere her türlü desteği sağlasa da Avrupa'daki liberalizmin kökleri halen derin ve toplumu istikrarsızlaştıran aşırılıkçı ideolojiye karşı üstündür.

NATO üyelerinin birliğine ve liberal uyumuna rağmen, Trump'ın ABD'yi yönetmesi ittifakın birliğini zayıflatıyor ve giderek daha çalkantılı bir dünyada gelecek hakkında gerilim ve endişe yaratıyor. İttifak üyeleri arasında sürekli sorulan soru şudur: Bir üye saldırıya uğrarsa Trump ona yardım edecek mi? Bu sorunun cevabı geçmişte kesindi, çünkü ittifak, düşmanlar arasında ittifakın bir üyesine herhangi bir şekilde saldırmayı düşünenler, ABD'nin müttefikleriyle birlikte saldırganı yok etmeye hazır ve muktedir olacağına inanmasaydı, caydırıcılık kavramını güçlendirmede başarılı olamazdı. Ancak Trump, lafı dolandırmadan, bütçesini artırma taleplerini karşılamayan herhangi bir ülkeyi dış saldırılara karşı savunmasız bırakacağını açıkça belirterek bu caydırıcılığı fiilen ortadan kaldırdı. Tüm üyeler bütçelerini artırma sözü vermelerine rağmen, Başkan Putin'in diğer NATO üyelerine saldırması durumunda ABD'nin yanlarında olmayacağına giderek daha fazla kanaat getiriyorlar.

Liberal şemsiyenin yokluğundan, sıfır toplamlı bakıştan, “Önce ABD” hareketinin yükselişinden ve caydırıcılık kavramının aşınmasından kaynaklanan bu çelişki, kalan müttefikleri daha önce akıllarına gelmeyen bir seçenekle karşı karşıya bıraktı: Amerikan şemsiyesi olmadan güvenliklerini korumak.

Avrupa, Avrupa NATO'sunu ciddi olarak düşünüyor ve özellikle komuta ve kontrol, hassas füzeler, uydular ve şifreli iletişim alanlarında ABD'nin güvenlik açısından bir zorunluluk olduğuna inandığından, isteksizce Trump'ın suyuna gidiyor. Avrupa bu askeri kabiliyetleri edinene, milliyetçi sorunlarını çözene, liberal ve insani ilkelerini güçlendirene kadar, Avrupalı ​​liderler NATO'yu korumak ve dayanışmalarını güçlendirmek için canla başla mücadele edeceklerdir. Başarılı olurlarsa, ABD onlarsız artık büyük olmayacak; kaçınılmaz olarak Çin, Japonya, Rusya ve diğerleri gibi sadece güçlü bir ülke haline gelecektir. Buna karşılık, Avrupa, denenmiş ve test edilmiş liberalizm bağıyla bir araya gelmiş, askerî açıdan üstün, ekonomik olarak güçlü ve ideolojik olarak uyumlu bir Avrupa NATO'su kuracaktır.