Ahmed Mahmud Ucac
Lübnanlı yazar
TT

Trump ve İran ikilemi

Düşünür Mark Twain’in “Tarih tekerrür etmez ama kafiyelidir” sözü, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran ile yaşadığı kriz için de geçerli olabilir. Zira Trump’ın karşı karşıya olduğu durum, seleflerinin tecrübeleriyle büyük benzerlikler taşıyor; bu benzerliklerin en yakın örnekleri ise 1962’deki Küba Füze Krizi ile 1972’deki Vietnam Savaşı’dır. Küba Krizi’nde Başkan John F. Kennedy, Rusların Küba’ya füze konuşlandırma kararına abluka ile karşılık vermiş ve eğer bu abluka delinirse -sonu Ruslarla bir nükleer savaşa varacak olsa bile- Rus gemilerini vurmakla tehdit etmişti. ABD’nin stratejik güvenliğini korumaya yönelik bu gerilim hamlesine el altından yürütülen gizli bir diplomasi eşlik etmiş ve nihayetinde Rusların füzeleri Küba’dan çekmesini sağlamıştı. Vietnam Savaşı’nda ise Başkan Richard Nixon ile onun realpolitik ekolüne inanan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, aralıksız ve şiddetli bombardımanların Kuzey Vietnam’ı savaşı bitirmek üzere müzakere masasına oturmaya mecbur bırakacağını öngörmüştü. Ancak Kuzey Vietnam direnip müzakereyi reddedince Nixon, ABD’deki seçim hesapları nedeniyle, faturayı Güney Vietnam’a keserek, geri çekilme anlaşması yapmak zorunda kalmıştı.

Bugün Trump da İran karşısında aynı ikilemle boğuşuyor. İran’ı 13 bini askerî, 10 bini ise İsrail kaynaklı olmak üzere eşi benzeri görülmemiş şekilde 23 bin kez bombaladı; liderlerini öldürdü, askeri ve nükleer altyapısını yerle bir etti. Fakat o da tıpkı Nixon gibi karşı tarafı teslim olmaya zorlamayı başaramadı. Aksine, Hürmüz Boğazı üzerinde yeniden alevlenecek bir çatışmanın faturasını ödeme pahasına, İran’a manevi zafer sunan bir çerçeve anlaşması imzalamak mecburiyetinde kaldı.

Trump henüz Kennedy’nin yöntemini ciddi manada denemedi. Bilakis, İran’ı defalarca tehdit edip ardından tekrar tekrar geri adım atarak bu fırsatı heba etti. Dolayısıyla artık İranlıları, kendi bölgesel stratejik hedeflerini tatmin edecek diplomatik çözümlere zorlaması pek mümkün görünmüyor. Bu istikrarsız ve yalpalayan tutum süreci bir çıkmaz sokağa sürükledi: Ne diplomatik çözümler işe yaradı ne de yarım yamalak askeri müdahaleler sonuç verdi.

Bu başarısızlığın nedeni İran’ın gücünden değil; Trump’ın dünyanın en güçlü ordusuna sahip olduğuna ve müttefiklere ihtiyaç duymadan, hatta onlara danışma gereği bile duymadan hedeflerine ulaşabileceğine dair beslediği aşırı özgüvenden kaynaklanıyor. Krizlere yönelik bu ‘Trumpvari’ yaklaşım sebebiyle Trump kendini savaş meydanında yapayalnız buldu. Kendisine destek vermekte geciken Avrupalı müttefiklerine öfkelenirken, tansiyonu düşürmek isteyen Arap müttefiklerine ise danışma zahmetinde bulunmadı. Yalnızca hem Gazze hem de Katar’a yönelik saldırgan bir tutum içinde olan ve tıpkı İran gibi bölgede tahakküm kurma hırsı güden İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ittifak kurdu.

Böylelikle durum, Hürmüz Boğazı’nda bir kriz yaratarak hem Trump’ı hem de tüm dünyayı büyük bir ekonomik krizle meşgul etmeyi başaran İran’la hesaplaşmaya dönüştü. Trump, tehditler ve yıkıcı bombardımanlar gibi daha önce denediği reçeteleri tekrarlamaya devam etti; ancak İran bunları göğüsleme konusunda ciddi bir kararlılık ve direnç gösterdi. İran, Trump’ın önümüzdeki aylarda yapılacak ABD ara seçimleri nedeniyle topyekûn bir savaşa giremeyeceğinin farkında ve bu durumu sonuna kadar kullanıyor. Üstelik Amerikalıların yaklaşık yüzde 70’i bir savaşa karşı çıkıyor, kendi iç meselelerine odaklanmayı ve ekonomilerini büyütmeyi tercih ediyor.

Trump bir defasında çevresindekilere, “Pek çok kişinin aksine, kalıcı düşmanlarım olduğuna inanmıyorum” demişti. Bununla, en büyük düşmanlarıyla bile bir anlaşma yapmaya açık olduğunu kastediyordu; nitekim Çin, Rusya ve Kuzey Kore ile ilişkilerinde ve son olarak İran’la denediği çerçeve anlaşmasında da bu durum açıkça görüldü. Buradaki sorun, İran’ın Trump’ın doğasını, fevri mizacını ve bir anda her şeyi tersyüz edebilme kabiliyetini göz ardı etmesi oldu. Daha da kötüsü, Dini Lider Mücteba Hamaney’in Trump’ı ölümle tehdit etmesi, gerilimi en üst noktaya tırmandırdı. Trump’ın buna yanıtı ise askeri kurmaylarına, kendisine zarar gelmesi durumunda İran’ı tamamen yerle bir etme talimatı vermek oldu. Böylece Trump’ın kişisel güvenliği de nükleer program, Hürmüz Boğazı, balistik füzeler ve bölgedeki milis güçlerin yanı sıra savaşın doğrudan parçası haline geldi. Bunların tamamı, geçmişteki ABD başkanlarının çözmeyi başaramadığı ve bugün Trump’ın da karşısında çaresizce kalakaldığı son derece karmaşık meselelerdir.

Trump’ın önünde üç seçenek var: Birincisi, bölgeden tamamen çekilerek burayı İran’ın tahakkümüne bırakmak, dolayısıyla ABD’nin stratejik konumunu ve prestijini kaybetmesi ki bu pek mümkün görünmüyor. İkincisi, eline müzakerelerde güçlü bir koz verecek sınırlı kara harekâtına girişmek. Üçüncüsü ise Kennedy’nin yöntemini benimseyerek, tüm sonuçlarını göze alıp İran rejiminin çöküşüyle ve İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Japonya ve Almanya modellerinde olduğu gibi yeni bir İran’ın inşasıyla sonuçlanacak topyekûn bir savaşa girmek; ki bu da son derece maliyetli ve yıkıcı bir seçenektir. Bu seçeneklerin her biri son derece zorlu, her birinin kendine göre artıları, eksileri ve çok ağır bedelleri var. Ancak İran rejimiyle geçmişte yaşanan bütün deneyimler gösterdi ki yarım yamalak çözümler işe yaramıyor, yarım bırakılan savaşlar bir sonuç vermiyor. Bu yüzden, mutlaka üçüncü bir yolun bulunması gerekiyor.