Cumhurbaşkanı Elias Sarkis, Lübnan'ın tanıdığı en iyi cumhurbaşkanlarından biriydi. Kişisel olarak da alçakgönüllülüğü, asil karakteri ve iyi huyluluğu nedeniyle en sevdiğim insanlardandı. Görev süresi sona erdiğinde, gizemli bir hastalık nedeniyle tedavi için Paris'e gitmişti. Kendisiyle görüşmek için Londra'dan Paris’e gittim ve onu dairesinde yalnız, ABD'deki bir Lübnanlı doktorla telefonda konuşurken buldum. Telefon görüşmesini bitirdi ve bana bazı basın mensupları ve gazeteciler hakkında sorular sormaya başladı. Bazı isimlere ve o sırada savaşla boğuşan ülkenin durumuna gülüyordu.
Bu saf ruha bir şeyler söylemek istedim ama aklıma gelen tek şey oldukça beceriksiz bir öneri oldu: “Sayın Başkanım, zorlu bir tarihi dönemden geçtiniz ve bu dönemle ilgili anılarınızı yazmalısınız.” Yüzünün rengi değişti ve tamamen bana dönerek, “Semir, eğer anılarımı yazarsam, Lübnan halkının yarısı öldürülür” dedi.
Bu sözler, özellikle onun gibi bir adam tarafından söylenince, korkunçtu. Son aylarda Lübnan, özellikle savaş dönemiyle ilgili anılarla dolup taşıyor. Keza suçlamalarla da. Bu suçlamalar arasında büyük hırsızlıklar, büyük suçlar ve akıl almaz eylemler yer alıyor. Siyasetçiler, sanki bir yaz mevsiminde Zahle'deki Berdavni Nehri kıyısındaki ziyafeti tartışıyorlarmış gibi, önde gelen isimleri anarak suikast korkusundan bahsediyorlar. Utanma yok. Kısıtlama yok.
Cumhurbaşkanı Sarkis bu Shakespearevari ifadeyi kullandığında, bunun Lübnan dramını tasvir etme biçimi olduğunu düşünmüştüm. Ancak anlaşılan o ki, cumhurbaşkanı iken insanları ve olayları gerçekten oldukları gibi görmüştü. Ve gördüğü her şey yüzünden, kimsenin teşhis edemediği gizemli bir hastalığa yakalanmıştı. Bunu politikacıların anılarında ve suçlamalarda bulabilirsiniz.