Kestirilemezlik, Trump’ın dış politika yönetim tarzının her zaman temel bir parçası oldu. ABD Başkanı tehdidin dozunu yükseltir, rakibini beklenenden çok daha ileri gitmeye hazır olduğuna inandırır ve ardından bunun kendi amaçlarına hizmet ettiğini düşündüğünde müzakere kapısını açar ya da gerilimi artırmaktan vazgeçer.
Bu tarz ona çoğu zaman müzakere masasında avantaj sağladı, fakat bugün ortaya farklı bir soru çıkarıyor: Sadece rakipler değil, müttefikler de bir sonraki Amerikan adımını öngöremez hale geldiğinde ne olur?
Bu yeni durum, Trump öncesine dayanan ve dış taahhütlerin boyutunu gözden geçirmeyi, müttefiklerden kendi güvenlik yüklerinin daha büyük bir kısmını üstlenmelerini talep etmeyi esas alan Amerikan dış politikasındaki daha geniş çaplı bir dönüşümden bağımsız değildir. Ancak Trump bu dönüşümü ileriye taşıdı ve krizler ile ittifakların yönetimine daha büyük bir istikrarsızlık kattı. Bu da Amerikan politikasındaki genel yönelim ile Başkan'ın bu dönüşümü yönetme tarzı arasında bir ayrım yapmayı zorunlu kılıyor.
İran ile yaşanan savaş bu ikilemi açıkça ortaya koyuyor. Son dönemde Amerikan yönetimi, geniş çaplı bir askeri tırmanış tehdidi ile diplomasiye yeni bir şans vermek arasında defalarca gidip geldi. Stratejik belirsizlik ile politika istikrarsızlığı arasındaki fark tam da burada ortaya çıkıyor. Birincisi; temel hedefler ve taahhütler net olduğunda, araçlar, zamanlama ve güç kullanımının sınırları öngörülemez kalarak rakibi en kötü senaryoları hesaba katmaya zorladığı sürece bir güç unsuru olabilir. Ancak bir tehdidin veya geri adımın sadece taktik mi yoksa hedeflerdeki bir değişimin yansıması mı olduğunu belirlemek zorlaştığında, belirsizlik artık araçlarla sınırlı kalmaz, politikanın yönüne kadar uzanır. Böylece rakibin kafasını karıştırma aracı olmaktan çıkıp, müttefik için bir endişe kaynağına dönüşebilir.
Bu yaklaşımın rakipler ve müttefikler üzerindeki etkileri farklıdır. İran, Amerikan belirsizliğini çatışmanın devamı olarak ele alabilir, tehdidin sınırlarını test etmeye ve buna uyum sağlamaya çalışabilir.
Müttefikler ise güvenlik hesaplarını yapabilmek için Amerikan politikasında belirli bir derecede öngörülebilirliğe ihtiyaç duyarlar.
Nitekim Avrupa’da Amerikan taahhüdünün sürdürülebilirliğine ilişkin belirsizlik, savunma kapasitelerini güçlendirme ve Washington’a olan bağımlılığı azaltma yönünde baskılar yaratıyor.
Bu endişeler tüm müttefiklerde aynı tepkiyi doğurmuyor. Avrupa kendi güvenliği için daha fazla sorumluluk üstlenmeye çalışırken, Körfez ülkeleri öz kapasitelerini inşa etmeye ve güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirmeye yöneliyor.
İsrail ise bir yandan Amerikan kararlarını etkileyip kendi güvenlik hesapları ile Washington’ın öncelikleri arasındaki farkı kapatmaya çalışırken, diğer yandan askeri hareket özgürlüğü için geniş bir alan koruma gayretinde.
Trump bu eğilimi kendi politikasının başarısının kanıtı olarak görebilir. Zira müttefiklerin kapasitelerini artırma ve ortaklıklarını genişletme çabası, güvenlik yüklerinin yeniden dağıtılması hedefiyle örtüşmektedir. Ancak paradoks, yük paylaşımının Amerikan politikasının kendisinden korunma çabasına dönüşmesiyle başlar. Bir müttefikin yükü Washington ile paylaşmak için kapasite geliştirmesiyle, politikasının değişmesi durumunda ona olan ihtiyacını azaltmak için bunu yapması birbirinden farklıdır. Böylece Washington daha yetkin ve kendisine daha az bağımlı müttefikler elde edebilir; ancak bu müttefikler kendisinden daha bağımsız ve kendi tercihleriyle zorunlu olarak örtüşmeyen kararlar alma gücüne de sahip hale gelirler.
Daha derin meydan okuma ise bu politikanın etkinliğinde yatmaktadır. Kestirilemezlik, net bir stratejinin parçası olduğu sürece Washington’a bir manevra alanı sağlayabilir. Ancak açık bir stratejik hedefe ulaşmaksızın aynı kalıbın tekrarlanması, sürpriz yapma ve caydırıcılık gücünü kaybettirebilir; rakibe buna uyum sağlama fırsatı verirken, müttefikleri Amerikan politikasının yönü konusunda daha büyük bir belirsizlikle baş başa bırakabilir.
Çünkü Amerikan gücü yalnızca askeri üstünlüğe değil, aynı zamanda taahhütlerinin ve ittifaklarının güvenilirliğine dayanır. Asıl mesele; müttefiklerinin stratejisinden şüphe duymasına yol açmadan, rakiplerin Washington’ın araçlarından emin olamamasını sağlamaktır. Taktik öngörülebilir, strateji isebelirsiz hale gelirse, kestirilemezlik politikası hem rakipler hem de müttefikler nezdindeki avantajını kaybedebilir.