Hasan Ebu Talib
TT

Kusra: Yerleşimci terörizminden sessiz ilhaka

Filistin'in Nablus şehrinin güney eteklerinde yer alan küçük bir belde olan Kusra, işgal altındaki Filistin topraklarında yaşananlara, uluslararası toplumun ve özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'nin az da olsa dikkatini çekti. En öne çıkan başlık, “İsrail yerleşimci terörizmi” idi ve bu ifade tek başına birçok anlam taşıyor. Bahsi geçen ifade, işgal altındaki Filistin topraklarında yerleşim faaliyetlerine açıkça destek vermesine rağmen, ABD Büyükelçisi Huckabee tarafından kullanıldı. Terörist yerleşimcilerin, Amerikan vatandaşlığına sahip bir Filistinlinin evini- kendi deyimiyle- kuşatması sebebiyle Huckabee’nin pozisyonunda kısa ve geçici bir değişim görüldü. Kınaması ve kızması gerekiyordu, ancak sadece bu belirli eve yönelik kuşatmayı sona erdirmek için su, yiyecek veya elektrikten mahrum bırakılan diğer Filistinlilerin evleri için değil. Bunun üzerine İsrail ordusu terörist yerleşimcilere ait iki çadırı söktü, diğerlerini ise bıraktı ve bölgenin güvenliği sağlamak için askeri karakola dönüştürüleceği bahanesiyle diğer Filistinlileri evlerinden çıkardı.

 Ordunun bu davranışı, terörist yerleşimcilerin temel amacına ulaşmasını sağladı. Filistin topraklarının ele geçirilmesi planlandığında mutat olan ilk adım atıldı. Bu plana göre öncelikle toprak sahiplerine yönelik saldırı düzenlenir. Varsa sahip oldukları herhangi bir araçla direndiklerinde, durum işgal ordusunun müdahale etmesini gerektiren bir çatışma olarak tasvir edilir. Ordu daha sonra Filistinlilere tahliye emri verir ve terörist yerleşimcilerin küçük bir yerleşim yeri kurmasına izin verir. Bir süre sonra, bu yerleşim yeri su, elektrik ve inşaat izinleri de dahil olmak üzere gerekli tüm onaylara ve ruhsatlara sahip olur. Kusra beldesinde yaşananlar sadece bir örnek, ilk değil ve bütün göstergeler bunun son olmayacağına işaret ediyor.

Yerleşimcilerin saldırıları geçici bir olay değil; tüm İsrail kurumları tarafından uygulanan bir politika ve sistematik bir yaklaşım. Terörist yerleşimciler, yalnızca aşırılıkçı İsrail ortamının bir ürünü veya Netanyahu liderliğindeki aşırılıkçı hükümetin (bakanları arasında Smotrich ve Ben-Gvir gibi radikal isimler bulunan ve Filistinlilerin haklarını, hatta varlıklarını bile inkâr eden bir hükümetin) yeni bir ürünü değiller. Aksine, Filistin'in tamamını kontrol etmeyi ve 1967'den beri işgal altındaki topraklarda bir Filistin devletinin kurulmasını engellemeyi amaçlayan Siyonist İsrail stratejisinin uygulanmasında aktif ve ayrılmaz bir unsurdurlar.

1970'lerden beri Gush Emunim hareketi, Filistin genelinde yerleşimi Yahudi dini inancının temel bir ilkesi olarak teşvik etmiş ve çok sayıda yerleşimin kurulmasında doğrudan rol oynamıştır. Aynı yaklaşım, yerel yerleşimci liderlerini eğitmek ve yeni yerleşimciler çekmek için programlar düzenleyen dini-milliyetçi Yeshivot hareketi tarafından da teşvik edilmiştir. Son yıllarda, özellikle Ürdün Vadisi (el-Gavr) ve tarım alanlarındaki küçük Filistin topluluklarına karşı sahada şiddet içeren eylemlere odaklanan “Tepe Gençliği” gibi başka gruplar da ortaya çıkmıştır. Bir diğer grup ise işgal altındaki topraklarda Filistinliler ve Yahudiler arasında tam bir ayrılığı savunan ve aşırı dinci fikirleri destekleyen “Lehava” grubudur. Hukuki cephede ise “Regavim” örgütü öne çıkmaktadır. Mülkiyet sorunlarını takip etmekte ve yerleşim faaliyetlerini meşrulaştırmak için çalışmakta, Filistinlilerin mülkiyet haklarına meydan okumaktadır. Ayrıca, ne kadar küçük olursa olsun, herhangi bir yerleşim yerinin tahliyesine ilişkin kararlara karşı protestolar düzenlemektedir.

İdari olarak, yerleşim yerlerini yöneten, altyapı projelerini planlayan ve uygulayan resmi organlar olarak yerleşimci konseyleri kuruluyor. Ayrıca, özellikle işgal altındaki Batı Şeria'da, Kudüs ve çevresinde yerleşim yerlerinin kurulmasında, arazi satın alınmasında, konut birimlerinin inşasında ve yönetiminde önemli bir rol oynayan “Elad” ve “Amana” gibi finansman kuruluşları da bulunuyor.

Yerleşim faaliyetleri, terörizm ve Filistin topraklarının gaspı, Filistinlilerin aç bırakılması ve Filistinlilerin tarım arazilerini sulamak için ihtiyaç duydukları su sistemleri başta olmak üzere altyapının tahrip edilmesiyle birlikte bütünleşik bir sistem oluşturuyor. Bu sistem, Filistinlilerin haklarının tamamen reddedilmesine izin veren Tevrat'ın dini yorumlarını, Filistin içinden ve dışından gelen idari örgütlenme, hukuk grupları ve finansman kaynaklarıyla birleştiriyor. Ayrıca, üye toplama ve yeni yerleşim yerleri kurmak veya mevcut olanları genişletmek için resmî kurumlarla koordineli olarak hedef yerlerin belirlenmesini de içeriyor. Nitekim mevcut yerleşim yerleri, on yıldan fazla bir süre içinde büyük bir nüfusu barındıran merkezlere dönüştü ve nüfus artışına, yerleşimcilerin doğal genişlemesine ayak uydurma bahanesiyle kendisine bitişik daha fazla arazinin ele geçirilmesi amaçlanıyor.

Yerleşimci faaliyetleri, son yetmiş yılda birbirini takip eden İsrail hükümetlerinin, Filistin topraklarına el koyup, bu toprakları zayıf güvenlik gerekçeleriyle veya doğrudan yerleşim amacıyla devlet toprağı ilan ederek yerleşim alanları kurma kararlarıyla iç içe geçti. Buna, Filistin Otoritesini zayıflatma ve mali kaynaklarını kurutma yönündeki kasıtlı bir politika da eşlik etti. Bu politika kapsamında, Oslo Anlaşmalarında öngörülen “ödeme” sistemi aracılığıyla kendisine ödenmesi gereken fonların transferi geciktiriliyor veya Filistinliler tarafından hedef alınan ve İsrail tarafından terörist olarak nitelendirilen İsraillilere tazminat ödeme bahanesiyle bu fonların bir kısmından kesinti yapılıyor. Bu durum, Filistin Otoritesinin yaşadığı krizi derinleştiriyor ve Filistinlileri koruma ve onlara topraklarında kalmaları ve yaşamaları için gerekli temelleri sağlama konusundaki hayati rolünü zayıflatıyor. İsrail Savunma Bakanı Katz'ın, yerleşimcilerle ilgili kolluk kuvvetleri yetkilerini ordudan İsrail polisine devretme kararı, görünüşte önemsiz icraatlarla İsrail egemenliğini A ve B bölgelerine genişletme yönündeki gizli ve açık niyetleri açığa çıkarıyor. Bu bölgeler şu anda işgal ordusunun kontrolü altında olan işgal altındaki topraklar olarak kabul ediliyorlar, ancak Bakan Katz'ın planına göre bu amaçla özel bir güç oluşturulup gerekli ekipman, silah ve fon sağlandıktan sonra İsrail polisinin yetkisi altına girecekler.

Katz'ın kararı, yerleşim yerlerinin sessizce genişletilmesinin ve işgal altındaki bütün Filistin toprakları üzerinde doğrudan İsrail egemenliğinin uygulanmasına başlanmasının resmi yüzünü temsil ediyor. Bu karar tehlikeli ve egemenliğin bir öncüsü ki, bu daha önce uluslararası koşullar altında imkânsız görülen bir adımdı, ancak mevcut aşırılıkçı hükümet olaylara farklı bakıyor.