İran ile ABD arasındaki savaş ve ateşkes sahneleri, İran’ın bu hesaplaşmada ayakta kaldığını kanıtlamaya çalıştığını gösteriyor. Nitekim varlığını ve rejiminin çıkarlarını korumak adına, bölge ülkelerinin aleyhine dahi olsa elindeki bütün kozları sahaya sürdü. Dışarıdan gelen saldırıların gölgesinde İran, rejime karşı düzenlenen protesto gösterileri sayfasını -şimdilik- kapatmayı başardı. Buna karşılık, Tahran’ın vekil güçleri ve milisleri aracılığıyla sızdığı Lübnan, Irak ve Yemen gibi ülkelerde ise durum tam tersi şekilde seyretti. Başka bir devletin hesabına ‘İran’a destek’ savaşına giren Hizbullah ile Lübnan’ın diğer unsurları arasında eşi benzeri görülmemiş bir toplumsal ve siyasi bölünmeye şahit olduk. Aynı şekilde Irak’taki bölünme de İran yanlısı milislerin; ne kendi devletini sayan ne de komşularını gözeten o tipik ‘milisvari’ yöntemle Suudi Arabistan’ı hedef almasına kadar vardı. Bu durum, egemenliğini tüm ülkeye yaymaya çalışan bir hükümet ile bölünmeyi derinleştiren ve silahlarını devlete teslim etmeyi reddeden silahlı örgütler arasındaki derin kopuşun tam bir resmidir.
İran’ın dış saldırılar karşısında kendi iç cephesini kenetlemesi, buna karşın vekil güçlerinin olduğu her ülkede iç çatlakları ve toplumsal bölünmeleri derinleştirme çelişkisi, üzerinde düşünülmeye değer bir tespittir. Bu durum, belki de İran’ın rejim politikalarını bölge ülkelerine karşı radikal bir cerrahi müdahaleyle gözden geçirmesi için ders niteliğindedir.
Tam da bu noktada şu soru ortaya çıkıyor: Savaştan sadece birkaç hafta öncesine kadar rejimi reddeden protestoların durmadığı İran iç cephesi, nasıl oldu da bir nebze olsun kenetlendi ve halk, ülkelerine yönelik Amerikan-İsrail saldırılarını reddetti? Ve neden Körfez liderleri savaşı durdurmaya çalıştı, arabuluculuk çabalarını destekledi, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik tecavüzlerini büyük bir basiret ve sabırla karşıladı da milislerin saldırılarına anında yanıt verdi?
Gerçek şu ki, gerek İran’ın iç cephesinin kenetlenmesi hususunda, gerekse diğer devletlerin -yol açtığı tüm sorun ve krizlere rağmen- kalıcı bir devletle olan ilişkisi ile fani olan ya da yok edilmesi gereken milislerle olan münasebeti arasındaki fark son derece açıktır.
Yine gerçek şu ki; niteliği, kendisiyle olan uzlaşı veya anlaşmazlık derecesi ne olursa olsun, bir rejimin dış silahlı müdahaleyle devrilmesinin sonucu felakettir. İran’ın içten kenetlenmesini sağlayan şey de rejime değil, doğrudan vatana yönelik ‘dış saldırı’ kozunu kullanmış olmasıdır. Nitekim karşımızda gücü tekelinde toplayan kurumlarıyla bir devlet var; Ordu ve Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ikiliği dahi nihayetinde tek bir mercie, yani Dini Lider’e bağlıdır. İran içinde Dini Lider’in ve iktidar mekanizmasının yönelimleri dışında barışta veya savaşta tek bir adım atabilecek hiçbir milis güç bulunmamaktadır.
Dikkat çekici olan bir diğer husus ise İran rejiminin Filistin davasına verdiği desteğin yalnızca ideolojik inançlardan kaynaklanmadığıdır. Bu destek aynı zamanda nükleer proje, bölgesel varlık, hakimiyet kurma çabaları ve diğer ülkelerin içişlerine müdahale gibi hırsları savunan bir koz niteliğindedir. İran’ın ideolojik söylemi de ülkenin âli çıkarlarından hiçbir zaman kopmamış; yalnızca Allah rızası veya sırf Filistin davası uğruna şekillenmemiştir. Bütün bunlara ilave olarak, İran toplumu on yıllardır canlılığını koruyan bir toplumdur; geniş bir kesim rejiminin tercihlerini reddetmekte, rejimin yalnızca kendi ulusal çıkarlarını savunmasını, başka ülkelerin içişlerine karışmamasını, vekiller siyasetini ve kendi modelini zorla ihraç etme tutumunu bırakmasını talep etmektedir. Bizzat bu toplumsal dalga, mevcut savaşla birlikte geçici olarak geri çekilmiştir.
İran’ın kollarının durumu ise bambaşkadır; zira onlar ulusal dava uğruna değil, ideolojik bir ittifak ve başka bir devlete olan siyasi bağlılık adına savaştı. Toprakları işgal altında değildi, ulusal bir projeleri yoktu; aksine bulundukları her ülkede toplumsal ve siyasi bölünmeyi derinleştirdiler. Bu tablo, dış saldırılar karşısında toplumsal kenetlenmeyi sağlamak amacıyla devleti, gücü ve silahı tekelinde toplayıp ulusal bir siyasi söylem benimseyen İran’ın durumundan tamamen farklıdır.
İran ile uzantıları arasındaki bu fark; İran’ın dehasından yahut modelinin saflığından, kollarının ise kötülüğünden ve günahlarından kaynaklanmıyor. Aksine Tahran’daki rejim, kendi söyleminin doğruluğundan veya hatalarının büyüklüğünden bağımsız olarak, dış saldırılara karşı ulusal kenetlenmesini artıran temel milli dinamikleri savunarak savaşa girdi. Buna karşın Hizbullah, İran hesabına savaşa girerek Lübnanlılar arasındaki bölünmeyi pekiştirdi. Zaten bölünmüş olan Yemen’de ise Husiler, ülkenin parçalanmışlığını ve çektiği acıları daha da artırdı.
İran söylemindeki temel çelişki tam da burada: Bir yandan dış saldırılara karşı vatan toprağını savunma sloganı yükselten ve bölge işlerine her türlü dış müdahaleyi reddeden bir devlet; diğer yandan başka ülkelerin içinde hakimiyet kuran ve bölünmeye yol açan yeni bir ‘dış güç’ haline gelen aynı İran... Şaşırtıcı ve çelişkili olan da bu.