Hazım Sağıye
TT

Hobbes ve Weber mi yoksa Nevaf el-Musevi mi?

Aralarındaki önemli farklılıklara rağmen, aşırı veya “saf” ideolojik hareketler genellikle katı ve dogmatik olarak tanımlanır. Bununla birlikte tarihlerinde, pragmatizmin ötesinde bir fırsatçılığı ortaya koyan ve onları doktrinin “saflığından” ve yükümlülüklerinden uzaklaştıran örnekler de vardır. İdeologlar bunu “uyum”, “taktik” veya “nesnel koşulların olgunlaşmaması” olarak tanımladıklarında, bunu nihai hedeflerden vazgeçmek değil, aksine güçlendirmek olarak açıklarlar.

Bazıları, fikirlerin bu araçsal olarak çarpıtılmasını, asıl önceliğin doktrinin saflığında değil, örgütün kendisinin hayatta kalmasında veya sisteminin korunmasında yattığı argümanıyla açıklar. Zira daha önemli olan, bunları elinde bulunduranların varlığını ve etkisini garanti eden bir dizi çıkar, kaynak ve bürokratik ritüeldir.

Örneğin, Lenin 1918'deki Brest-Litovsk Antlaşması'nda Alman emperyalizmine ve müttefiklerine büyük tavizler verdi ve 1921'de özel girişimciliğe ve piyasa işlemlerine izin veren Yeni Ekonomi Politikası’nı (NEP) benimsedi. Moskova ve Berlin arasındaki radikal düşmanca tutuma rağmen de 1939'da Molotov-Ribbentrop Paktı imzalandı. Asyalılara karşı küçümseyici bakış açılarına rağmen, Naziler Japonlarla olan ittifaklarını haklı çıkarmak için onlara “onurlu Aryanlar” unvanını verdiler. Holokost'u resmi politika olarak benimsemeden önce Naziler, ekonomilerine fayda sağlayan “yozlaşmış” Yahudi gruplarıyla bir anlaşmaya vardılar: kan karşılığında mal. Humeyni rejimi, “Büyük Şeytan” ile İran-Kontra skandalına karıştı ve “Ne Doğu ne Batı” sloganına rağmen, komünist Rusya ile askeri bağlarını, komünist Çin ile ekonomik bağlarını güçlendirdi ve “Şii” Azerbaycan'a karşı “Hristiyan” Ermenistan'ı destekledi.

Hizbullah da Humeyni'nin köktenciliğinin bir uzantısı olarak bu eğilimin dışında kalmadı. Kuruluş yılları Lübnan'da İslami bir cumhuriyet kurma ilkesiyle bağlantılıyken, 1992 seçimlerine katıldı ve ardından yönetim içindeki varlığını genişletti, 2006'da Avn’cı “ajanlarla” Mar Mikhael Anlaşması'nı imzaladı. Suriye'deki savaşı için bir dizi çelişkili gerekçe sundu, yolsuzluğu korudu, otoritesini ve sembollerini savundu ve 2022'de “kanserli tümör” (İsrail) ile deniz sınırının belirlenmesine razı oldu.

Takipçinin, benimsediğini varsaydığı düşüncelere ihanet etmesi, takip edilene kıyasla hem daha sık hem de daha fazla sayıda gerçekleşir. Zira takipçi, aynı anda hem kendi durumunu hem de peşinden gittiği kişinin durumunu idare etmek zorundadır. Üstelik burada, genel bir ilke de söz konusudur: Taklit, asıl olanın seviyesinin altına düşer. Nitekim Arap komünistleri, Sovyet komünist düşüncesinin kuramsal ve ideolojik içeriğini aktarırken; Antun Saade ise Alman Nazizminin düşünsel malzemesini benimseyip aktarırken tam da bunu yapmıştır.

Genel olarak, Hizbullah'ın söyleminde İslam, mezhepçilik ve İran eğilimlerinin yan yana geldiğini, bu arada Arapçılığa ve “Arap ulusuna” da kapıyı kapatmadığını gözlemlemek zor değil. Son üç yılda bu retoriğin bünyesine kattığı önemli miktardaki Lübnanlılığı (ve Beşir Cemayel’in 10.452 km²'lik Lübnanı’nı) da unutmamak gerek.

Böylece, silah ve bir ölçüde ritüeller ve kıyafetlerle ilgili katı tutumun yanı sıra, fikirlere tam bir kayıtsızlık söz konusu. Ve bu kayıtsızlığa, her şeyin göreceli ve her şeyin mümkün olduğunu savunan ve yalnızca Avrupa modernliğine ve Aydınlanmaya yönelik eleştirilerinde katı olan “postmodern” akımlardan daha faydalı ne olabilir? Sadece Hizbullah'ın değil, İslamcıların da kalbini Jean-François Lyotard'ın geleneği ve şeriatı savunanların savunmalarını güçlendiren öğretileri sebebiyle sevinçle dolduran şey, işte budur. Mutlakları yıkan ve nesnel gerçekleri kabul etmeyi reddedenler, mutlak gerçeklerin ve kutsal metinlerin hizmetinde kullanılabilir!

Ve işte eski Hizbullah Milletvekili Sayın Nevaf el-Musevi, Hizbullah’ın bu repertuarına bir de post-kolonyalizm öğretilerini ekledi. Kendisi ile yapılan son röportajda, Thomas Hobbes ve Max Weber'i okumamamız konusunda bizi uyardı ve “silahın devletin tekelinde olması gerektiğinden bahsetmeyi tiranlık olarak gören” post-kolonyalist düşünürleri okumamızı istedi. Çünkü onlara göre devlet “Batı bağlamına” aittir ve toplum önce gelir, devlet onu takip eder.

Konuşmacının gözden kaçırdığı şey -ki bu masum bir gözden kaçırma değil- post-kolonyalist düşünür dostlarının sömürgeci “Batılı” devletlerin sömürgeleştirilmiş (ve onların görüşüne göre sonsuza dek sömürgeleştirilmiş kalacak olan) toplumlara uyguladığı şiddet ile ilişkisini tartıştıklarıdır. Kınadıkları bu ilişki, devletin “hak ve hukuk” devleti statüsünü reddeder ve şiddetinin toplumsal bir sözleşmeye veya demokratik meşruiyete dayandığını inkâr eder. Burada, “dışarıdan dayatılan” ve Max Weber’in modelini uygulamada başarısızlığa mahkûm devletler tarafından işlenen “yapısal, mutlak ve ırkçı” şiddetle karşı karşıyayız.

“Post-kolonyalizm”den alıntı yapmanın tek anlamı, Emil Lahud ve Hassan Diyab yönetiminde ulusal kurtuluş mutluluğuna kavuştuktan sonra, Lübnan devletinin sömürgeci, sömürgeciliğe boyun eğen veya Hizbullah ve destekçilerinin şimdi tanımladığı gibi bir “vesayet otoritesi” olduğudur. Topluma gelince, birlik, saflık ve sömürgeciliğe ve İsrail’e karşı Hizbullah ve silahlarının etrafında kenetlenmektir. Ancak bu yoksullaşmış miti bir kenara bırakırsak, devletsiz bir toplumun sadece bir mezhebe karşı bir mezhep, bir silaha karşı bir silah, Sayın Musevi’nin okumamamız konusunda bizi uyardığı Hobbes’un bize açıkladığı gibi, herkesin herkese karşı savaşından başka bir şey olmadığını biliyoruz.

Büyük olasılıkla, Musevi ve arkadaşlarının “düşüncesini” bir kenara bırakıp Hobbes ve Weber'in eserlerini bulmaya yönelirsek bizim için çok daha faydalı olur.