Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

İran’ın Araplara karşı sürdürdüğü savaş!

2008’den bu yana İranlılar; Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana olmak üzere dört Arap başkentini ele geçirmekle övünüp duruyorlar. Milislerinin denetiminden kıl payı kurtulan Suriye hariç tutulursa, diğer başkentler ve ülkeler hâlâ işgal veya tehdit altında bulunuyor. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri ve Ürdün, İran yanlısı milislerin füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının hedefi haline geldi. İran şimdilerde, ABD tarafından yeniden vurulması halinde, tıpkı daha önce ABD ve İsrail’in saldırılarına maruz kaldığında yaptığı gibi, Körfez ülkelerini tekrar bombalamakla tehdit ediyor!

Arap ülkelerine savaş açmak söz konusu olduğunda, İsrail ile İran arasında artık hiçbir fark kalmadı. Suriye’nin 2024 yılında İranlıları, Rusları ve bunların milis güçlerini topraklarından çıkarmasından bu yana İsrail, hemen her gün saldırılara maruz kalan Güney Suriye’de yeni bir cephe açmakta gecikmedi. İran ve milisleri saldırılarına gerekçe gösterme gereği bile duymazken; İsrail ise bazen Suveyda Dürzilerini koruma bahanelerine sığınıyor, çoğu zaman da bu saldırganlığın nedenlerini tamamen görmezden geliyor!

Lübnan’da ise İranlılar ve İsrail; devleti, toprak bütünlüğünü ve halkın güvenliğini hiçe sayma noktasında âdeta birleşiyor. Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil Fehmi, Lübnan hükümetine desteğini açıklamak üzere Beyrut’u ziyaret ettiği sırada iki gelişme daha yaşanıyordu: İlk olarak, İran’ın ülkedeki silahlı gücü olan Hizbullah, Lübnan makamlarının tamamen tesadüf eseri Bekaa’dan Beyrut’un güney banliyösüne giden ve yüzlerce kilo patlayıcı taşıyan bir kamyonuna el koyması üzerine ortalığı ayağa kaldırdı. Yüzlerce motosikletli Beyrut sokaklarında gövde gösterisi yaparken, örgütün milletvekilleri el konulan silahlar iade edilmezse içerideki durumu patlatmakla tehdit etti. İkinci olarak ise, İsrail heyetiyle dokuzuncu veya onuncu kez müzakere etmek üzere ABD’ye giden Lübnan askeri heyetinin görüşmesinden hemen önce Netanyahu sahneye çıktı. Netanyahu, Lübnan’ın güneyinde yüzlerce kilometrekarelik alanı işgal eden ve Nebatiye sınırına kadar dayanan İsrail ordusunun, ancak Lübnan hükümeti Hizbullah’ı silahsızlandırdığı takdirde çekileceği tehdidinde bulundu. Lübnan ordusunun bunu yapmaya gücünün yetmeyeceğini bildiği için de işgalin kalıcı olduğunu açıkça ilan etmiş oldu!

İran yanlısı milisleri silahsızlandırma konusunda daha önce büyük bir kararlılık sergileyen Irak hükümeti ise aniden sessizliğe büründü; ülkeyi yöneten Irak-İran milislerine tavizler vererek bakanlıklar tahsis etti. Bu kez Amerikalılar da sessiz kaldı ve geçen ayın sonunda, Kürtleri dehşete düşüren, İranlıları ise sevindiren bu terk edişin hiçbir gerekçesini açıklamadan Irak’tan çekildiler!

Ülkeleri yıkıma sürükleyen tüm bu felaketler; Yemen’de Babu’l Mendeb’i, Taiz’i, Muha’yı ve belki de diğer bölgeleri ele geçirmek amacıyla yeniden başlayan devasa Husi saldırılarının yanında hafif kalır. İran, Husileri İsrail ve ABD’ye karşı değil; Yemen ve Suudi Arabistan’a karşı yeniden sahaya sürdü. Bu, İran’ın onlarca yıldır sergilediği ve gayet iyi bildiğimiz tutumundan başka bir şey değildir. Kendilerini herkesten daha zeki sanan İranlılar, tüm çağrılara ve sunulan cazip tekliflere rağmen asla değişmeyecektir!

Tüm bu felaketlerin üzerine bardağı taşıran son damla ise Husi füze ve İHA’larının, Suudi Arabistan’ın hiçbir bölgesini, hatta Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi’yi dahi esirgemeyen amansız saldırıları oldu. Özellikle sivil havalimanlarının hedef alınması sonucu umreye gelen onlarca sivil, çalışan ve yolcu hayatını kaybetti veya yaralandı!

Arap olan ya da olmayan hiçbir kesim kalmadı ki bu durumu kınamamış olsun. İranlıların riyakârlığı öyle bir seviyeye ulaştı ki; Husilerin kullandığı tüm silahlarla tabur komutanları kendi Devrim Muhafızları Ordusu’ndan (DMO) ve Hizbullah’tan oluştuğu halde, bir de kalkıp arabuluculuk teklifinde bulundular!

Biz yaşça büyük olanlar, 1967 ve 1973 savaşlarında Mısır ve Suriye’ye destek olmak için Suudi Arabistan başta olmak üzere herkesin nasıl tek yürek olup ayağa kalktığını dün gibi hatırlıyoruz. İttifaklar ya vizyon birliği ve ortak çıkarlar üzerine kurulur ya da İbn Haldun’un bahsettiği asabiyet anlayışıyla şekillenir. Araplar ve özellikle de Körfez ülkeleri için bu iki unsur da mevcuttur. Ey insanlar; sizin ülkelerinizden gelip Körfez’de çalışan 10 milyon Arap var, hani nerede o eski azim ve kararlılık?

Birleşik Krallık, Suudi Arabistan semalarını korumayı teklif ediyor; Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde ise Doğu’dan ve Batı’dan milyonlarca yabancı çalışan bulunuyor. Peki, İran’ın has dostları, Körfez ülkeleriyle ilişkilerinin sadece bir ittifak değil artık bir ‘ortaklık’ seviyesine ulaştığını iddia ederken, İran’ı ve kollarını bu saldırganlığı durdurmaya sevk etmek için neden harekete geçmiyorlar?

Şu an tanıklık ettiğimiz süreç, gerek dostluk, gerekse ittifak ve ortaklık açısından asla unutulmaması gereken derslerle dolu.

Bu yaşananlar, İran’ın istikrar ve kalkınma sağlayan Arap devletlerini yıkmak veya zayıflatmak için sürdürdüğü kesintisiz savaştan başka bir şey değil. Arap Yarımadası halkı geçtiğimiz onlarca yılda çok güzel bir inşa süreci yürüttü; hiç şüphe yok ki bugün de bu birikimi korumaya ve İran adına yıkım getiren milislerin saldırganlığını püskürtmeye muktedirdirler!