Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Yumuşak güç ve azalan çekicilik

‘Yumuşak güçten’ bahsetmek artık sanki Mars’a yolculuktan haber veriyormuşuz gibi geliyor! Yumuşak güç, ABD’de çeşitli yönetimlerde üst düzey görevlerde bulunmuş bir profesör ve yetkili olan Joseph Nye tarafından ortaya atılan bir kavram ve uygulama. Bu keşfin kökeni, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ve ABD’nin küresel düzeyde tek kutup olarak öne çıkmasının ardından 1990’ların başlarına dayanıyor.

Joseph Nye, soğuk ya da sıcak savaşlar yürütmeye gerek kalmamasının iki sebebini belirtir: Birincisi, dünyada artık ABD ile boy ölçüşebilecek hiçbir gücün kalmamış olmasıdır. Hatta aynı yıl (1993) ‘Medeniyetler Çatışması’ makalesini yayınlayan Samuel Huntington bile çatışmaların doğasının değiştiğini, artık askeri veya ideolojik değil, kültürel hale geldiğini belirtmiştir!

Nye’ın barışçıl yollarla nüfuz yaymak anlamına gelen yumuşak güç kavramının yükselişinin ikinci sebebi ise Amerikan sisteminin içte ve dıştaki cazibesidir. Nye’a göre çatışmalardan kaçınma politikası ABD’nin özünde vardır; nitekim Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ancak medeniyeti ve dünya barışını kurtarmak için mecbur kaldığında girmiştir. İşin ilginç yanı, Nye’ın Japonya’ya atom bombası atılmasını nasıl gerekçelendirdiğidir. Ona göre bu, savaşı bitirmenin tek yoluydu. Ayrıca yine ona göre, komünizmin Güneydoğu Asya’da hâkim olması için Kore Savaşı’nı başlattıklarında, Başkan Truman’ın Rusya veya Çin gibi ülkelere başka bombalar atmayı reddeden görüşüne daha fazla odaklanılmalıdır!

Yumuşak güç argümanı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi ve insani ile kalkınma nitelikli ajanslar ve komisyonlar aracılığıyla barış garantileriyle dolu küresel sistemi kuran ABD’nin bariz cazibesine dayanır. Ayrıca ABD, üç yüz yılı aşkın süredir bir göçmenler ülkesidir ve siyasi, idari ve anayasal sistemi son derece cazip olup adalet ve hakkaniyet gerekçelerine kulak vermektedir. Dünyanın dört bir yanından her yıl on binlerce öğrenciyi kendine çeken üniversite dünyalarındaki üstünlüğünü de unutmamak gerekir. Dış politikada ise iki kampın varlığına rağmen; ABD, Sovyetler Birliği’nin siyasetçileri katı tutum sergilediğinde bile (1962-1963 olayları gibi) müzakere etmeyi tercih etmiştir. Hatta sadece kendine yakın olmayan ülkelerle sınırlı kalmayıp, dünya çapındaki kalkınma programlarıyla da ün salmıştır.

Eğer ABD’nin imajı -savaş tehlikelerine, nükleer tehdide ve ekonomik rekabete rağmen- tarihsel olarak ve bugün böylesine cazipse; Soğuk Savaş’ı savaşmadan ve tam da bu cazibesi sayesinde kazandığı için karşısında hiçbir rakip kalmadığından avantajlarının daha da artması gerekirdi. Çin’e gelince, o pazarlarda ve teknolojide rekabet ediyor; bu ise insanların ABD’yi tercih etme sebebi olan o cazibe değil. Bir dünya düzeni ve bir yaşam tarzı var ki, Çinliler bile bunlarda ABD’yi takip ediyor.

ABD’nin ve kurduğu dünyanın bu parlak imajı, 21. yüzyılın başlarından itibaren berraklığını koruyamadı. Baba George Bush’un adlandırmasıyla 90’lı yılların mottosu olan ‘Yeni Dünya Düzeni’ yerine, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk on yılı ‘Tahakküm Dönemi’ olarak adlandırıldı; El-Kaide ile devasa bir çatışmaya girildi, teröre karşı küresel savaş patlak verdi, Afganistan ve Irak işgal edildi. Bunların yanı sıra Rusya 2008’den itibaren yeniden harekete geçti, İran’ın nükleer programı, Çin’in üstünlüğü, DEAŞ savaşları ve ABD’nin bu yüzden Irak’a geri dönmesiyle başlayan kaygılar artarak bugün alevlenen savaşlara kadar ulaştı.

Joseph Nye, ölümüne (2024) kadar Amerikan yumuşak gücünün büyük potansiyeli konusunda ısrarcı olmaya devam etti. Ancak Amerikalı ve Avrupalı uzmanların çoğu, son yıllara damgasını vuran savaşlar ve ABD içindeki keskin bölünme nedeniyle dehşete düştü. Fareed Zakaria, ‘ABD sonrası dünya’ üzerine yazdı. Emmanuel Todd ise başta ABD olmak üzere Batı’nın çöküşünü kaleme aldı; çünkü ABD dünyayı güç kullanarak boyunduruk altına almak istiyordu.

Osama Khalil ise adil görünmek adına 2025’te yayımlanan kitabına şöyle bir isim verdi: ‘A World of Enemies: America's War at Home and Abroad from Kennedy to Biden’ (Düşmanlarla Dolu Bir Dünya: Kennedy’den Biden’a Amerika’nın Yurtiçinde ve Yurtdışındaki Savaşı). Ona göre ABD’nin düşmanları hiçbir zaman savaşları başlatan taraf olmadı; aksine ABD, tam da tahakküm kurma amacıyla her zaman öncü olan taraftı. ABD’nin cazibesi elbette şüphe götürmez; ancak Japonya’ya atılan bombalardan bu yana zayıflamaya devam ediyor.